BİSİKLETLE LİKYA YOLU / PEDALLA IŞIK ÜLKESİ

1. sayfa

   Ne zamandır doğumu bekleyen bir rüyaydı bu proje benim için. Geçen yıl Nepal`e gidip everest ve anapurna ana kamplarına faliyet mi, yoksa bisikletle Likya Yolunu geçmek mi diye ikilemde kaldıktan sonra Nepal e gitmeye karar vermiştim. Orada bile Ana kampa pedal basarak gidilebilirmi diye düşünmeden edememiştim.

Hava durumundan dolayı Mart ayı  Likya projesi için en uygun zamandı. Ama hep Fethiye’den başlamak vardı planlarımda. Ama birden bire   Mart ayında Fethiye’den Dağcılık Topluluğu olarak düzenlediğimiz Antalya Kızlar Sivrisi tırmanışının ardından bu projeye Antalya’dan başlamak daha cazip hale gelmişti..

  5 Mart günü tırmanış için son hazırlıkları yaparken Fethiye Tema gönüllüsü Okyay Tirli ve eşiyle karşılaştık. Bir süre Fethiye Üzümlüde yapılacak çimento fabrikasını durdurmak için neler yapabileceğimizi konuştuktan (ki sonradan Üzümlü Kuzu Göbeği Mantar Festivali olarak düzenledik) sonra onlara Likya yürüyüş yolunu bisikletle geçme gibi bir planım olduğundan bahsettim. Hemen ardından Okyay bey gerekli yerlerle görüşerek bu programı Tema Vakfı manevi sponsorluğunda yapmamı önerdi.

Düşünmeye bile gerek görmeden kabul ettim. Küresel ısınmanın böylesine önemli olduğu bir gündemde insanların dikkatini bisiklete çekmek için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Üstelik bu öylesine bir yoldu ki zaman zaman değil bisikleti yanınızda sürmek , omuzunuzda taşımanız gerekiyordu. Böylesi bir ortamda bile bisiklet temasını kullanabiliyorsak yaşadığımız şehirde hayli hayli kullanabilirdik.

 Uzun süredir bu projemden haberi olan  Likya 2 teker ‘in sahibi  Aykurt ile de son çalışmalarımızı tamamladık. Aykurt  sponsor olarak ciddi desteğini hiç bir zaman esirgemedi. Bunun yanı sıra diğer sponsor  kuruluşlarda vardı.Daha önce Likya Yolu bilgilendirme tabelalarını organize ettiğimiz ve üyesi olduğum Ölüdeniz Rotary Kulübü üyeleri ve dönem başkanlığı döneminde çalışma arkadaşım sevgili Dr. Yılmaz Diri , Nil Ajans , her türlü lojistik desteği veren abim Naim Sur ve dostum Orhan Çelen.

Faaliyet öncesi Kızlar Sivrisi tırmanışı için Fethiye Dağcılık Topluluğu ile birlikte 8 Mart ta Antalya ya doğru yola çıktık. 8-9 Mart tırmanışla geçirdikten sonra 9 Mart akşamı Fethiye Dağcılık Topluluğu Fethiye’ye  bense bisiklet macerama başlamak için Ömer Faruk Gülşen hocanın arabasıyla Antalya’ya doğru yola çıktım. O geceyi Antalya,da ablamın yanında geçirdikten sonra eniştem Mevlüt Yılmaz’ın arabasıyla 9.30 da Antalya,dan Likya Yolu başlangıç noktası olan Hisar Çandır’a doğru yola çıktık. Antalya,dan itibaren sürekli çıkarak ilerledik.900 metreye geldiğimizde Hisar Çandır’ a  gelmiştik.

2. sayfa

10 MART (1.gün)

 Hisarçandır’da caminin hemen yanından sola dönünce 100 metre ileride Likya yolunun başlangıç tabelasını görebilirsiniz. Burada fotoğraf çektirdikten sonra beni buraya bırakan eniştemle vedalaştım ve hayallerimden birini daha gerçekleştiriyor olmanın verdiği heyecanla pedala ilk bastım.

Başladığımda saatim 11’i  yüksekliğim ise 900 metreyi gösteriyordu.Hisar Çandır,dan itibaren Elmayanı Yaylası’na kadar (1610 metre) sürekli yükselerek gidiliyor. 2,5 saat sonra Elmayanı Yaylası’na gelmiştim. Burası Antalya,nın en güzel  yaylalarından birisi. Yirmi hanelik bir ev topluluğu ve sürekli kalan bir bekçisi var. Son evi geçince 100 metre ileride yol bitiyor. Bundan sonra Göynük Köyü başlangıcına kadar yol yok. Bisiklet elimde vadiden aşağıya kırmızı beyaz işaretleri takip ederek inmeye başladım. Oldukça dik bir iniş. Bir anda 1610 metreden 1200 metreye iniyorum. Sonrada Dayısı Belini geçmek için 1450 metreye bisikleti omuzumda taşıdım . Dayısı Geçidi’nin zirvesinde muhteşem manzara sizi ister istemez duraklatıyor.

Sonra yine amansız bir iniş , önce Sarı Mehmet Mezarlığı,na geldim. Burada etrafı tahta ile çevrili bir mezar var. Düzlük adını çam ormanı içindeki bu mezardan alıyor .Geceyi bir mezarlığın yanında geçirmek fikri çok hoş gelmediğinden saatin 17.00 olmasına aldırmadan bir sonraki alana ve içinde bu etabın Göynüğ,e kadar olan bölümündeki tek su kaynağı olan Sarı Çınar Pınarı’na doğru yola devam ettim.

Normalde yaptığım planda saat 18.00 da nerede olursam çadırı oraya kurmak vardı ya, neyse. Bu arada bitmiş olan suyum içinde Sarı Çınar mevkisine  varmak zorunda hissettim kendimi. Orman içindeki belirgin patikadan kırmızı beyaz Likya Yolu  işaretlerini  takip ederek yoluma devam ettim. Son yarım saati  kafa lambamın ışığında geçirerek , saat 19.00 da Sarı Çınar mevkine geldim.Geldim ama suyu bulamadım.Yöreyi çok iyi bilen Türkiye Dağcılık Federasyonu,ndan dostum hocam Ömer Faruk Gülşen’i telefonla arayarak suyun yerini öğrendim. Su, girişin 30 metre sağında kalan küçük bir kaynama  gözü. Çadırımı kurdum .Suyu bulmuşken bir çay demledim ve bir şeyler atıştırıp uyku tulumumun içinde derin sessizliğe gömülürken deliksiz bir uyku beni bekliyordu.

3. sayfa

11 MART (2.GÜN)

Sabah 5,30 da dinlenmiş bir vaziyette kalktım. Gece karanlıkta geçerken çizdirdiğim bacaklarımı temizledikten sonra küçük bir kahvaltı hazırladım kendime .Çadırı toplayıp 6.00 da yola çıktım.Yine orman içi patikayı takip ederek  50 metredeki kanyona indim.Kanyonda yol başlıyor.Ama yaklaşık 4 km,lik bir yoldan sonra tekrar bir sapağa geldim.Yukarı Göynük Yaylası. Sığ akan dereden geçip dik bir çıkışla yola devam ediyorum. Bu arada sabahın erken saatleri olmasına rağmen yolda Göynük,ten yürüyüşe  çıkan bir çok turist grubuyla karşılaşıyorum . Yaklaşık 3,5 km,lik bir çıkışın ardından Göynük Yaylası’na ulaştım. Sadece birkaç dakikalık soluklanmanın ardından Gedelme’ye doğru bisikletim yanımda yürüyüşe devam ettim. Düne göre daha hızlı hareket edebiliyordum. Yukarı Göynük’ten Gedelme’ye yükselerek patikadan devam ettim. Gedelme, küçük bir yerleşim birimi. Gedelme çıkışında çok güzel bir manzara eşliğinde kendime çay demleyip biraz atıştırdım. Artık rahatlamıştım çünkü çıkış bitmiş iniş yoluna girmiştim.

Eski Roma Köprüsünden geçip Aşağı Kuzdere’ye inişim çok fazla  sürmedi. Çünkü rotanın büyük bölümü yol içeriyor. Aşağı Kuzdere’de bir ara yolu kaybetsemde bulmam uzun sürmedi. Bu arada arkadaşım Toni beni telefonla arayarak meteorolojinin ayın 12 ve 13 ünde şiddetli yağmur yağacağını bildirdiğini söyledi. Bu telefondan sonra bir an önce bu günkü hedefim olan Phasilis’e ulaşmayı istedim. Ana yola indiğimde Tahtalı Dağına Teleferikle çıkma isteği bastırdı bir anda . Saatler hayli ilerlemiş olmasına rağmen bisikletimi  o yöne kırdım. Oraya ulaştığımda yağmur bulutlarıda hafiften toplanmaya başlamıştı. Kapıdaki bekçi ile biraz sohbet edip onunda Fethiye’li olduğunu öğrenince bisikleti oraya bırakıp yağmur dininceye kadar yolculuğuma ara vermeye karar verdim. Antalya’ya geri dönüp ablamlar da 2 günü kuru geçirecektim. Aslında tam bu yolculuğa  ısınmışken böylesi bir ara vermek hoş değildi ama uzun sürecek bir yağmurda da kendimi hasta etmenin bir anlamı yoktu. Bu arada Gedelme ye gelmeden beni yolda durduran ayran ve peynir dürümünü benimle paylaşan çoban Yusuf ‘uda asla unutmayacağım. Güzelim yurdum insanı . Akşam dolmuşla Antalya’ya döndüm

4. sayfa14 MART (3. Gün)

Havanın bereketi iki gün sonra durdu.13 Mart akşam üzeri rüzgarın devam etmesine rağmen yağış durmuştu. 14 Mart  sabahı erkenden ablam eniştem ve torunları Arhan ile Antalya,dan Tahtalı Dağının zirvesine teleferikle çıkmak için ayrıldık. Teleferikle zirve fikri ablamı da bizimle gelmeye ikna etmişti. Eniştem ve Arhan aşağıda kaldı. Biz ablamla teleferikle 10 dakika sürecek Tahtalı zirvesine doğru yola çıktık. Zirvede son yılların moda deyimiyle  küresel ısınmaya bağlı olarak çok kar yoktu .Bütün hayalim Teleferikle  yükseldikçe görebileceğim doğal ortamlarındaki dağ keçileriydi, ama göremedik. Zirvede belki üzerimdeki Tema Vakfı tişörtünün etkisiyle yetkililer bana  oldukça ilgi gösterdiler. Gerçekten güzel bir tesis yapılmış. 2007 ‘de kırk bin  insanı zirveye taşımışlar. Umarım bu kalabalıklar bir süre sonra ekolojik dengeyi bozmaz. Yukarıda inanılmaz bir manzara sizi karşılıyor. Antalya’dan Çıralı’ya kadar bir alan gözünüzün önünde.Arkada Fethiye- Gömme  Akdağlar, solunuzda Göynük Yaylası.karşınızda bütün ihtişamı ile Batı Toroslar’ın 3070 metrelik en yüksek noktası Kızlar Sivrisi.  Zirvede yarım saat kalıp aşağıya indik.

Tekrar yola koyulma zamanı gelmişti. Bizimkilerle vedalaşıp Phasilis,e doğru yola koyuldum. Phasilis çok uzak değildi.300 metre sonra yol ayırımına geldim. İçerideki kulübeye kadar gittim. Phasilis  antik kentine giriş ücretli, tabi yurdum Kültür Bakanlığı Müze ve Ören yerleri giriş ücretini turistlere göre ayarladığından dolayı 4 kişilik yurdum insanı için buralara giriş oldukça zor. “Yurdumun güzelliklerini böyle sevdirip böylemi tanıtacağız insanımıza!” diye düşünmeden edemiyor insan.

Hemen hemen Phasilis ten Maden Koyuna kadar orman yolu mevcut. Yalnızca  Phasilisi,in çıkışında yol yerini patikaya bıraksada patika düzgün. Phasilis,ten Tekirova ve onlarca küçük koya uğrayarak  Maden Koyu’na geldim.

Maden Koyunda balık çiftlikleri var. Orada çalışan 8 işçi bana önce deli gözüyle baktılarsada  5 dakika sonra ellerinde ne varsa misafirine sunmaya hazır yurdum insanı moduna girdiler. O günü orada onlarla geçirmem için ısrar ettiler ama ben o gün hedefim olan Çıralıya ulaşmakta kararlıydım. Maden Koyundan dik bir çıkışla ve bisikletimi omuzumda taşıyarak  yoluma devam ettim. Vakit hayli ilerlemiş karanlık çökmüştü. Kafa lambamın ışığında  Çıralı’ya saat 20.00 gibi girebildim. Hemen sahile gidip çadırımı kurdum ve yorgunluktan bir şeyler yiyemeden uyudum.

5. sayfa

15 MART  (4. Gün)

Sabahın erken saatinde yeniden  Likya,nın tarihi yollarına düşmüştüm. Yolu takiben Çıralıdan Olimpos,a sahilden ulaştım.

Çıralı çıkışındaki dereyi ayakkabılarımı çıkartıp paçalarımı toplayarak  geçebildim.  Diğer dereden geçişimde şanslıydım çünkü tahta bir köprü vardı . Köprüden geçerek Olimpos  Ören yerine girdim.

Yöreyi daha önce gezdiğimden dolayı fazla vakit kaybetmeden geceden telefonlaştığım  Türkiye Dağcılık Federasyonu,ndan hocam olan Yıldırım Beyazıt’la  buluştum. Hocamla güzel bir kahvaltı etmek için Kadir’in agaç evlerine yöneldim. Kahvaltının ardından  zorlu Musa Dağı çıkışı beni bekliyordu. Kahvaltı ve sohbetten sonra yarım saat gecikmeyle yoluma devam ettim. Uzun süreden sonra ilk kez böyle güzel bir kahvaltı yaptım. Musa  Dağı öldüren bir çıkış, Adrasan koyuna  zor bir iniş. Sabah 8.30 da başladığım bu yolculuk  çoğu  zaman bisikleti omuzuma alarak zaman zaman yanımda iterek  bazen de  5 dakika  binerek yaklaşık 6 saat sürdü.

Adrasan’da yarım saatlik yemek molasından sonra Gelidonya Fenerine doğru yola çıktım.Saat 17.00’de  Gelidonya Feneri’nde  resim çekiyordum.

Hava rüzgarlı ve oldukça kaprisliydi. Gelidonya Feneri’nden sonra kısa bir patikadan yol 8 km kadar toprak sonra Finike’ye kadar asfalt. Finike’ye geldiğimde saat 21.00’i  gösteriyordu. Gece geç saatte ulaştığım Finike’de bir otelde kaldım. Bu benim uzun zamandır ilk konforlu gecemdi.Geceyi yine internetten resimleri göndermekle geçirdim.

6. sayfa

16 MART (5. Gün)

Sabah 4.30 da kalktım. 5.00 te açık bir fırından simit alarak Finike Hastahanesinin yanından devam eden Likya Yoluna daldım . Bütün sabahlar çıkışla başlıyor.5. gün de en zorlu parkurla başladı. Finike’den Demre’ye 0 dan 1811 metreye inanılmaz zor bir çıkış var. Sabah  enerjisi ile yol olan kısımlarda bisiklete binmeye çalışsamda yokuş o kadar dik ki zaman zaman çıkışta zorlanıyorum, bisikleti yol olmasına rağmen ara sıra yanımda itekliyorum. Bir süre sonra yoldan çıkıp patikayı takip ettim..Bu yola girer girmez günün ne kadar zor geçeceğinin işaretlerini görüyorsunuz. Dik bir yokuş, insanın nefesini kesiyor. Belen Köyünün yukarısındaki  tabelada Myra 26 km yazısı beni biraz ürkütmedi değil. Sonra hiç  bitmeyecek gibi gelen yokuşlara ara vermeden devam ettim. Antalya’dan yola çıktığımdan bu yana 4.5 kg vermişim. Finike’den çıkıştan 6,5 saat sonra Radar Tepesi’ne ulaştım.1400 metre yükseklikteki çobanlarla biraz sohbet ettikten sonra çıkışa devam ettim. Burada bir kez daha anladımki Likya Yolu kesinlikle bisikletle aşılacak bir yol değil. Tamamen yürüyüş yolu.Saat 14.00  gibi geldiğim zirvede beni başka bir sürpriz daha bekliyordu. ‘sis’. Kısa süreli bir bocalama geçirdim. Bu arada 1600 metreden bu yana kar başlamıştı.

Zaman zaman dizime kadar çıkan karda elimde bisiklet ilerlemek öyle zordu ki, tam çadırımı kurup kalmaya niyetlenmişken sis dağıldı ve ben acele bir kararla tekrar yola devam ettim. Kırk Merdivenler bölgesini dikkatlice inip taş pakikadan taşların arasıdan inişe başladım. Ala Kilise’den önce gördüğüm başka bir kilise kalıntısını önce Ala Kilise zannettim. Yolumun üzerinde orman kesimi yapan insanlarla biraz sohbet  ettikten sonra onlardan Ala Kilise’nin biraz daha aşağıda olduğunu öğrendim.Bu arada saat 17.00’i geçmiş bendeki yorgunlukta hat safhaya ulaşmıştı.

Sık sık baldırıma çarpan bisikletimin pedalı yüzünden baldırım kanamaya başladı. Kısa süreli tedaviden sonra Ala Kiliseye ulaştım. Ala Kilise’nin  etrafı kalıntı dolu. Ardından insan üstü bir gayretli Ala Kilise’den dik çıkan patikadan Zeytin köyünün  tepesine çıktım. Sonra tekrar aşağıya. Zeytin  köyü inanılmaz güzel bir yer.

Şu an kimse yaşamıyor. Zeytin,den sonraki mezarlık kalıntıları hayli ilginçti. Kaya mezarlarının kapaklarını ters çevirip hayvan sulama yerleri yapmışlar.Belören,e geldiğimde sokakta kimseler yoktu. Bu arada hava alaca karanlık olmuştu. Ben hızla aşağıda görünen Demre’nin ışıklarına doğru kafa lambamı hazırlayarak inmeye devam ettim. Bir süre sonra ulaştığım Gavur Yolu  benim bisikletime binerek Demre,ye. kadar çok rahat bir şekilde inmemi sağladı. Vakit hayli geç olmuştu ama Demre,ye de inmiştim.Bugün gerçekten fazlasıyla güç harcadım. Hiç vakit kaybetmeden  Çayağzı’na inip Andriake Cafe (Can Girgin)  bahçesine bitkin bir vaziyette çadırımı kurduğumda saat yine 21.00 idi. Bugün etabın en zorlu kısmını tamamlamış ama 16 saat süren bu etap beni bitirmişti.

7. sayfa

17 MART(6. Gün)

Sabah erken uyanmak artık bende alışkanlık haline geldi. Bu arada hızla kilo kaybetmeye başladım. Yolculuğumun başında 89 olan kilom ve göbeğim ciddi biçimde kaybolmaya başladı.  Alaca karanlıkta çadırımı toparlayıp saat 06.00 da çay ağzından yukarı Sura’ya doğru yola koyuldum.

Bu kısımda orijinal rotadan biraz sapma yapmak zorunda kaldım, çünkü dereyi üsten dolaşmam konusunda akşam beni uyarmışlardı. Kışın köprü hayvanlar geçmesin diye tahrip edildiğinden yolu biraz uzattım. Kıyıyı takiben kayaların üstünden çoğu zaman bisikleti  omuzumda taşıyarak ilerledim. Kekova’ya vardığımda 4 saati geride bırakmış ama dünün yorgunluğunu üzerimden atamamıştım.

Kekova’da bir şeyler atıştırıp Aperlia ‘ya devam ettim. Değil bisiklete binmek yürümek bile çok zor bu etapta. Taşlar çok keskin ve sivri. İlerlemek neredeyse sekerek mümkün. Saat 15.00 gibi Aperlia’daydım. Sadece sahilli izleyerek gelinebilinen Aperlia’ da Kekova gibi batık bir kent. Denizin içindeki mezarlar muhteşem görünüyor. Vakit geçirmeden sahilden yukarıya giden işaretleri takip ederek yükselmeye başladım. Yokuş yukarıya çıktığım halde daha hızlı ilerleyebiliyordum. Apolliana’ya geldiğimde akşam olmak üzereydi.

Aşağıdaki Kılınçlı’nın ışıkları vadideki hayatı simgelerken yukarıdaki antik kent yılların karanlığına gömülüyordu. Çadırımı Kılınçlı’ya yakın bir yerde kurdum. Kendime bir çay yaptım ve bir şeyler atıştırdıktan sonra bardak elimde uyumuşum.

18 MART (7.gün)

Bu gün biraz daha erkenciyim. Saat 04.30 da kalktım ve saat 05.00 te yola çıktım. Hava hala karanlıktı. Bu yüzden kafa lambamla ilerledim bir süre, hatta bir ara yolumu kaybettim. Ama bu çok uzun sürmedi.  İnişler, çıkışlar ve derin uçurumları geçerek önce Deve Plajı’na geldim. Sonra Büyük ve Küçük Çakıl koyunu  geçerek Kaş’a girdiğimde planladığımdan yarım saat öndeydim. çünkü bir çok yerde bisiklete binme imkanım olmuştu. Bu bölüm yolculuğun su bakımından en kurak bölümü oldu. Deve Plajı’ndan önce rastladığım evde kimse yoktu. Ama ben dışarıda bulunan bidonda ki suyu izinsiz  kullandım.Muhteşem görüntüsü ile Kaş’taydım artık.

Kaşa gelmek bana extra bir enerji verdi, çünkü kendimi Fethiye’ye çok yaklaşmış hissediyordum. Bu arada oğlumu çok özlemiştim. Her gün telefonla görüşşsemde bu bana yetmiyordu. Artık bir an önce Fethiye’ye gidip ona sarılmak için can atıyordum.Kaş’ta 20 dakika kadar oyalandım. Acele  internet cafe den resimleri yollarken bir şeyler atıştırıp Bezirgan’a doğru yola çıktım. Kaş’tan dik bir tırmanışla başladım yeniden. Yukarıdaki platolara ulaşmak bir hayli zor. Bir zamanlar develerle aşıyorlarmış bu yolları. Başlangıç biraz zor olsa da 1 saat sonra kısmen rahatlıyorsunuz.  Önce Gökçeören sonrada Bezirgan Yaylası.

İnanılmaz güzellikte bir plato. Antik tahıl  ambarları çok güzel. Sonrası hep yokuş aşağıya  Akbel’ e kadar . Bir çok yerde bisikletime binebildim. Akbel’e geldiğimde ise yaklaşık bir buçuk saattir bisikletimin ışığında ilerliyordum. Çadırımı Kalkan manzarasına kurup yorgunlugumun tadını çıkardım. Uzun bir gün oldu. Mesafe olarak en uzun mesafeyi kat ettim .

8. sayfa

19 MART (8.gün)

Yine erken bir kalkış. Saat 05.30 da yollardayım. Sabahın ilk ışıklarını görmeden çadırımı toplamıştım.  Aşağıdaki Kalkan’ın ışıkları beni her ne kadar göndermese de dağların cazibesi daha ağır bastı.Akbel’den. Üzümlü- Çavdır yolu hafif  tırmanışla başlayıp gittikçe zorlaşan bir parkura dönüşüyor. Üzümlü ye yaklaştıkça yol düzleşip güzelleşiyor. Çavdır’ı geçip Eşen Ovasının boylu buyunca ayağının altına serildiği noktada bir portakal yiyimi mola vermek farz oldu. Az sonra Yukarı Xsantos u geçip Aşağı Xsantos’a doğru hızla yol alıyorum.

Buralar artık bildiğim yerler. Hedefim biraz zor olsada  Alınca  Dervişh lodge. Deniz seviyesinden dokuzyüz metreye . Pedalımı Likya baş şehri Xsanthos’ a doğru hızla basıyorum. Xsanthos’u geçip Kınık merkezinden Xsanthos  ırmağını takiben Leton’a  yöneliyorum. Sonra Kumluova  ve Karadere . Karadere de bir karar vermek durumundaydım. Daha önce defalarca yaptığım Çayağzı – Pydya –Gavurağılı – Bel güzergahımı, yoksa  Karadere’den  sağa caminin yanından yeni açılan maden yolundan Bel’e mi çıkmalıydım.  Yeni açılan güzergah beni daha çok cezbetti. Hem böylece dönünce Orhan Çelen dostumla üzerinde bolca çalışacağımız  Likya Bisiklet Yolu için bir ön araştırma olacaktı. Kendimi maden yoluna vurdum. Maden dediğim mermer ocakları. Güzelim vadinin kalbine saplanan hançer yaraları. Aslında bu konuda da kendimle çeliştiğimi fark ediyorum. Ülkemizin maden yataklarının da işletilmesi gerekiyor. Karşı değilim ama özellikle bu yörede  biraz daha dikkatli olmak gerektiğine inanıyorum. En azında maden çıkarılması için çıkarılan posalar daha itinalı istiflenmeli vs vs.. bu konu sanırım başka bir makale konusu..Kısaca konuyu şöyle bağlıyalım Kanunlarımız da işletme koşulları belli. Bu sınırlara uysak yeter. Arka arkaya mermer ocaklarını geçip (bu arada buralardaki çoban köpeklerine dikkat edilmesi gerekiyor) Bel’in dik yokuşuna vuruyorum. Yol yeni açılmış olmasına karşın fena değil, biraz taşlı olsa da yavaş yavaş ilerlemeye devam ediyorum. Bu yokuşu çıkarken bile aklımda Bel- G mahallesi arasındaki ölümcül yokuş var.  Bel düzlüğüne ulaştığımda yorgunluktan bitmiş halde yığıldım. Biraz dinledikten sonra gücümü toparlayıp G mahallesine doğru pedal bastım. Burada da  yoldan rotayı takip ederek ilerledim. G mahallesinin son yokuşunu çıkarken yukarıda beni gözlemleyen çobanla göz göze geldik. Bu bacakların beni Alınca’ya kadar çıkarmayacağını o an anlamıştım. G mahallesinden Bogaziçi’ne kadar iniş olan bölümü bitirebilirdim ama Bogaziçi’nden Alınca ‘ya kadar gidebilmem neredeyse imkansız görünüyordu. Oysaki Alınca artık son yokuşum sayılırdı. Orayı aştım mı neredeyse taa Fethiye’ye kadar iniş beni bekliyordu. G mahallesine geldiğimde artık bedensel olarak iflas etmiştim. Bir başka aksilik ise havanın kararmaya başlamasıydı. Gerçi daha öncede kafa lambamın ışığında defalarca ilerlemiştim ama o zaman en azından vücudum iflas etmemişti. G mahallesinden aşağıya sallandığımda hava iyice kararmıştı. Konaklayacağım Dervişh lodge’nin  sahibi Erdem Yavaşca’ya telefon ettim. Amacım  yerinde olup olmadığını öğrenmek olduğu  halde ağzımdan çıkan kelimeler “Boğaziç’inden beni al Erdem “oldu.

Boğaziçi’ne indiğimde Erdem orada beni bekliyordu. Alınca’ya kadar araba yedeğinde yol gittik. Dervish lodgede o gece için ne hayallerim vardı ama yorgunluktan sadece uyku kısmını uygulayabildim.

9. sayfa

20 MART  (9. Gün)

Planım sabah erken kalmak olsa da planladığımdan bir hayli sonra uyanmıştım. Geç kalmama rağmen  Erdem’in hazırladığı muhteşem  manzaradaki muhteşem kahvaltıya hayır diyemezdim. Aşağıda beni bekleyenler olmasa bir hafta daha orada kalabilirdim. Bence Dervish Lodge ölmeden görülmesi ve yaşanması gereken dünyadaki az noktadan biri. Ben burayı “deniz ellerini yıkayabileceğin kadar yakın ama gerçekten yıkamak istediğinde 2,5 saat yürümen gerekecek kadar uzak “diye tarif edebiliyorum. Dokuz yüz metreden vahşi Yedi Burunlar’a bakan çok özel bir nokta. Kahvaltının ardından rotadan Kabak Vadisi’ne inen patikaya vuruyorum kendimi. Bisikleti ancak ittirerek.  2 saat sonra kabak- Faralya ayrımından Faralya’ya  dogru devam ediyorum. Önümde hala çok uzun bir mesafe var. Kabak mahallesinden sonra bisikletimi Kozağacına kadar kulanıyorum.

Oradan Ovacık mahallesine kadar berbat bir iniş beni bekliyor. Bu arada aşağıda Montana Otelin orada beni Likya 2 teker den Aykurt ve diğer bisikletli arkadaşların beklediğini öğreniyorum. Bu beni daha da heyecanlandırıyor. Hızla aşağıya doğru iniyorum, ama hızlı hareket etmek ne mümkün. Daracık patikada ilerlemeye çalışıyorum. Rotary View Point noktasına geldiğimde durup  resim çekiyorum . Sonra üç yüz metre paraşüt pistinin yanından aşağıya patikayı takip ediyorum. Yaklaşık yarım saat gecikmeyle Montana Otelin oraya indiğimde arkadaşlarla kucaklaşıyoruz. Hep beraber Ölüdeniz Hisarönü kavşağındaki törene gidiyoruz. Bu arada Okyay’ın hakkını yememek lazım. Her türlü organizasyonu düşünmüş. Beni ve  bisikletli grubu Ölüdeniz Belediye Başkanı, Ölüdeniz Rotary Kulübü üyeleri, Fethiye Dağcılık Topluluğu’ndan  dostlarım,Tema gönüllüleri  ve basın mensupları bekiyor buldum. Oğlum ve  sevgili eşim Nihal’de  oradaydılar. Bu arada oğlumun bana sarılıp “aslan babam” deyişini  asla unutamam. Buradaki törenden sonra bisikletli gurupla Fethiye’de yapılacak törene doğru yola çıktık. Fethiye’de belediye binası önünda bir merasim daha yapıldı.

Bu benim rüyamdı. Bu rüyamı “küresel ısınmaya dikkat çekmek ve bisikletin önemini vurgulamak” için gerçekleştirdim. Bu rüyayı gerçekleştirebilmek için toplamda   290 km bisiklete binerek ,170 km bisikletimi iterek , 50 km bisikleti sırtımda taşıyarak yol aldım .Bitirdim. Ama bu rüyadan başka bir büyük  rüya daha  çıktı. Bisikletten hiç inmeden Fethiye ‘den Antalya’ya  510 km Likya patikalarında “Likya Bisiklet Yolu”.  Çokkkkk yakında…..   Carpe Diem.

ZOR

Zor…Oysa ki ben hep zoru sevdim , ama bu çooook zor.
Ben olamamaktan bahsediyorum anlasana.
İnsan bir hayalin büyüsüne kapılınca böyle oluyormuş meğer ki. 
Geç anladım, kimbilir belki de biliyordum ama görmek istemiyordum. 
Evet doru bildin kaçıyordum yine. Ne kolay dimi söyleyivermek
Sevgiye , aşka susamışlık böyle bir şey olsa gerek 
Bizi içimizden ta yüreğimizden kavuran. Hangimiz susamadık ki aşka, 
Hangimiz beklemedi ki, hesapsız sımsıcak bir kucaklamayı. 
Oysaki gırtlağımdan çıkan kelimeler gök kuşağı gibi
Ne yazik ki sen (siz mi demeliydim yoksa) bunu duyamıyorsun,duyamıyacaksın. 
Galiba en hassas, en zayıf yanım aynı zamanda bir o kadar da sevdiğim yanlızlık. 
Bazen dayanılmaz dipsiz kuyularda ,en kuytu zulalarda yaşadığım ,
Bazende alanen sokak ortasında yaşar gibi yaşadığım kutsallık.
Henüz küçüçük bir çocukken hangimiz korkmadık ki yanlızlıktan?
Yanlızlığımız kaybolsun diye “tanrı her yerdedir” demediler mi sizede?
Ta o yaşlarda öğrendik göremediklerimizle yaşamayı, görmeden aşık olmayı.
Hayalden dostlarımız, hayalden öcülerimiz oldu bizim hep. 
Hayalden evciliklerimiz ve hayalden yaşantılarımız hep oldu. 
Bunlar kimsenin dokunamadığı ve asla dokunamayacağı kutsallarımızdı hep.
Büyüdük, şimdi de sanal arkadaşlıklar sanal dostluklarımız oldu
Dijital dostluklar dedim ben buna . Kulağa ne hoş geliyor di mi “dijital dostluk”.
Oysa ki benim hep içimi yaktı bu kelimeler.
Bir kez bile yüzünü görmediğin ,bir kere bile sesini duymadığın 
Bir kere bile omzunda ağlamadığın , 
Asla gerçek kahkaha sesini duymadığın birileri arkadaşın, sırdaşın, dostun oluverdi.
Bir tek kabul et tuşuyla alıverdik onları yaşamımızın ortasına
En mahrem sırlarımızı paylaştık
En güzel resimlerimizi paylaştık onlarla 
O resimlere aşık olduk o resimleri beğendik
Hatta yetmedi çok beğendi butonu istedik yalakalık için:))
Sonra bir sabah baktıkki bunların hepsi hayalden oyuncaklar,
Beğendiğimiz resimler, Kopyala yapıştır laflar, sanal dürtmeler
Yorulduk, yanlızlaştık. İnternete hapsettik kendimizi ,dostluklarımızı
Yorulduk hep beraber…Yorulduk yazılacak bir satırı beklemekten
Yorulduk sevgi kırıntısı çıkarmaktan yazılacak her hangi bir kelimeden 
Ne güzel söylemiş orhan pamuk “bir gün bir kitap okudum hayatım değişti”
İnsan evladıda böyle bir gün gecenin bir vakti birisiyle tanışıyorsun hayatın değişiyor. 
Ama işin kötüsü ne biliyormusun dijital arkadaşım:
Değişen hayatının hiiiiiiç bir önemi olmuyor, sen değiştiğini sanıyorsun
Hayaller kuruyorsun, seni seviyorum diyorsun mesela .
Oysa ki sevdiğinin gözlerinin taaaa içine bakmadan söylenen seni seviyorumum ne anlamı olabilir ki? 
Ne kelimelerin rengi var ne de sevginin ıspatı bu platformda.
Ben hep derim ki yaşam bir patikadır.
Kendi patikanda yürürken bazen bir başkasının patikası ile keşisir patikan 
Bir süre beraber yürürsün bu yaşam patikasında sonra birde bakarsınki patikalar ayrılmış. 
İnatla ısrar edersin onun patikasında yürümeye. 
Oysa ki yaşam sana öğretmiştir, bir başkasının patikasında yürüyorsan asla sen olamazsın. 
Bazen bir hayalin peşine takılırsın ve yürümeye başlarsın başkasının patikasında…. 
Sonuç mu patikanın senin olmadığını anladığın anda kalakalırsın öylece bok gibi. 
Bocalarsın, şayet nereden geldiğini biliyorsan kolayca bulursun kendi patikanı yeniden
Ya bilmiyorsan… Ya unuttuysan seni sen yapan değerleri?
İşin en kötüsüde ne biliyormusun geri dönülemeyecek kadar ilerlemiş olman senin olmayan patikada. 
Biliyorum hemen suçlamayın ya da açıklama yapmayın 
Kimse demedi gel patikama diye.. ama öyle hoş görünüyorduki patikalarınız dayanamadım.
Kendi patikamın güzelliğini göremedim. Aldattım patikamı patikanızla 
Ama zamanıdır sanırım dönmenin , kendi patikamda yürümenin yeni gerçek dostluklara…

Seyran SUCU Fethiye 2011

YAŞAMIN KIYISINDA, YAŞAMA İNAT YAŞAMLA KARDEŞÇE

Dışarıdan gelen yeni kesilmiş çimin kokusu başımı döndürüyor
Yazı hissediyorum kemiklerime kadar, 
Ne mümkün hapsetmek ışığı körelmiş kalplere.
Oysa daha bir iki hafta önce;
İliklerime işleyen yağmurlar bem beyaz yüreğime akıyordu…
Beyazı seviyorum bu günlerde, saflığı, bekareti, 
Kirlenmeyi belki de en iyi beyazda gördüğümdendir.
Bembeyaz çarşaflarda gri rüyalarla uyanmak canımı yakmıyor değil ama
Ben yinede seviyorum uyumayı beyazda, sonsuzlukta..
Biliyor musun beyaz ve siyah sonsuzluk rengi, ufuksuz
Ben beyaza aşıkken neden bütün giyeceklerim siyah? Ne çelişki değil mi?
Beyaz giydiğimde kendimi çıplak hissettiğimden mi acaba,
Yoksa kirlenmekten mi korkuyorum?
Kim bilir belki de sonsuzluktan korkuyorumdur. 
Kim ister ki sonsuza kadar yaşamak,
Ölürken bir bir dostların, çocukların, aşkların 
Hala kim yaşamak ister ki sonsuza değin egoistçe?
Aklımda sararmış siyah beyaz fotoğraflardan fırlayan yaşanmışlıklar geliyor.
Daha dün gibi; 
Aşık olduğum kız beni terk ettiğinde danalar gibi böğürerek ağladığım
Daha dün gibi kümesten yumurta aşırıp akide şeker aldığım günler.
Bu gün bana dünyanın en hızlı şeyini sorsalar , yaşam ve zaman derim,
Ya yirmi yıl önce böylemiydi 🙂
Yirmili yıllara kadar yaşam benim hep ardımda diye düşünürdüm.
Yirmi beşinde hissettim ilk kez Yaşamın nefesini hemen arkamda omuz başımda,
Otuzlarda biliyordum ki artık yaşam la birlikte yürüyorduk.
Otuz beşimde ilk kez zamanı, yaşamı, ölümü sorguladım.
Geçmişten gelen öğretimlerimle ilk kez sonsuza kadar yaşamak istedim
İşte o an anladım ki yaşam artık benim arkamda, gerimde değil 
Beni geçmiş, benim önümde gidiyordu
Artık her şey tersine dönmüştü
Çaresizdim, şaşkındım
Yıllarca benim ardımda olan şimdi benden önde gidiyordu.
Günler mi kısalıvermişti birden bire bilemedim.
Kırklı yaşlardayım şimdi avuntulardayım
En büyük avuntum: Yaşın ne önemi var önemli olan kaç yaşında hissettiğin .
Yalan vallahi billahi koca bir yalan
Aklım aynı akıl, oysa vücudum aynı vücut değil artık
Hele kalbim tamamen başka birininmiş gibi çalışıyor
Geçen zamana en çok direnen o.

Ne garip değil mi?
Kırkından sonra yaşamı aşkı sorguluyor. 
Aklım ve vücudum otuz beşlere bakarken, 
Kalbim resimlerdeki yirmi beş, otuzlarda kalıyor.
Bir tatlı söze, bir tatlı gülüşe, bazen de gülen bir resme aşık oluveriyorum
Karşı tarafa hiç belli etmeden ama..
Beni koyup giden hayata inat, en tehlikeli sporları sever oldum kırkında.
Hayatın kıyısında hayatı taaa içimde hissetmek için.
Ölümü bile hiçe sayarak bazen de onunla alay edercesine
Daha dün sarılırken hayallerimin kadınına, veda ederken 
Boynuna konduruverirken küçük bir buseyle tüm his etiklerimi, sevgimi
Ölümün ne anlamı olabilir ki 
Kayıp giderken sevgili kollarından
Yeniden kala kalmak yalnızlığınla
Biliyorum ki beni bu aşklar, tehlikeli sporlar değil,
Yine yalızlığım öldürecek..

SEYRAN SUCU 5 HAZİRAN 2011

YAŞ

Gerçek “44”
Hani çalışmazdı saatler geri? Hani dönüşü mümkün olmayan tek şey zamandı? “Akıl Oyunları” ndan ibaretmiş aslında, “Hayat” isterse mümkünmüş herşey… hiçbirşey imkansız değilmiş, hiçbirşeyin tesadüf olmadığı gibi.. 
Siz.. Hayat’ıma bir yerlerden, bir şekilde dokunan… illa ki bir iz bırakan, görünen ve görünmeyen… 
Göze alabildiğin kadar “sonsuz”muş hayat, hesabını ödeyebildiğin kadar da cömert. Açık hesap bırakıp gitmek yok öyle bir yere.. Karşılıksız bir şey yok yani, hangi yolu seçersen… “Adreste Bulunamadı” ihtimali yok. Öyle bir bulup gönderiyor ki “hayat” cevabını. 
Şimdi yine “Hayat”ın bana verdiği tüm cevaplara teşekkür zamanı… 
Bu arada geçen sene yanlış hesap! Yapmışız. Ben bu sene 4*4 oluyormuşum, saatleri de geri çalıştırdık, aynı bavulu defalarca açmak zorunda kaldığımız gibi..

Teşekkürler, teşekkürler… 

Bu şarkıyı çok seviyorum..

“Beni Biraz Böyle Hatırla”..

ACEM ÜLKESİNE YOLCULUK

    Ağrı dağı kış tırmanışından sonra dağılan grubumuz yaklaşık 15 gün sonra yine Ağrı Doğubeyazıt ilçesi İsfakhan otelde buluştuğumuzda tarih 4 mart 2007 yi gösteriyordu. Bu sefer 8 kişiydik. Türkiye Dağcılık Federasyonu adına faliyet sorumlusu Ertuğrul Tugay, teknik sorumlu Mustafa Kızıltaş ve Korkut Güven,TDF eğitmenlerinden Emrah Özbay, Mustafa Özpoyraz, Tuba arız, sporcu Nahide Alpdoğan ve ben Seyran Sucu. Bu benim aynı zamanda Türkiye Dağcılık Federasyonu ile yaptığım ilk yurt dışı faliyet olacaktı. Ağrı kış tırmanışına göre daha rahattık. Grup üyeleri bir birilerini tanıyor, performanslarını biliyordu.17.30 ‘da ilk değerlendirme toplantısını otelimizn lobisinde yaptık. akşam Doğubeyazıt’ın meşhur kebab lokantarından birinde toplandık ve faliyettle ilgili son bilgileri aldık. Bu arada Mutafa ve Ertuğrul abi bizi gürbulak sınırına kadar götürücek minübüsü ayarladılar.otele döndüğümüzde saatlerimiz 23’ü gösteriyodu.

     5 mart günü sabah 06.00 da uyandık. Ancak minübüsün gecikmesinden dolayı yola çıkışımız 09.45 i buldu. Kiraladığımız minibüsle 45 dakika uzağımızda olan Gürbulak sınır kapısına doğru hareket ettik. Buradaki işlemlerimiz yaklaşık olarak 3 saat sürdü. Buradan yürüyerek İran tarafına geçtik. Burada da işlemlerimizi tamamladıktan sonra saat 13.00 te istanbuldan Tahran a giden otobüste kendimize yer bulabildik. İran sınır kapısından yarım saat sonraki  ilk mola yerimiz olan şehri bazaar a kadar otobüsümüz normal bi otobüstü. Moladan sonra ise otobüs yerine bi yarış arabasına bindiğimizi anladığımızda ise inmek için çok geçti. Gürbulak Tahran arasını 14 saatte uçtuk desem yeridir. Gürbulakta bizimle binen bazı yolcular İle istanbul’dan gelen devam edenler büyük çoğunluklla Azeri Türkleriydi.Hepsi anlaşılır bir Azeri Türkçesiyle konuşuyor, bize bölge hakkında bilgiler veriyordu. İrandada hemen hemen hiç dil sorunu çekmedik desem yeridir. Taksilerin tamamı Azerilerin elinda galiba Tahran’da. Puslu bir İran  sabahında indik Tarhana . Kısa bir pazarlıktan sonra iki tane taksi ayarlayıp Demavent dağı eteğindeki Rehneh köyüne doğru yola çıktık. 3 saatlik yolculuğumuzda bir ara durup bolca meyve aldık. Yol boyunca inanılmaz korunaklı çığ kulvarlarından geçip Reyneh dağ evine vardık. Dağ evinin kapısı açık olduğu için içeri girip dağ evi sorumlusu Rıza’yı telefonla aradık. Rıza öğretmen olduğu için önce kardeşi Hasan geldi. Daha sonrada Rıza geldi. Kendisine Türkiye Dağcılık Federasyonu’ndan geldiğimizi söyleyince “kardeşim Alaattin göndermiş “deyip bize iki kat daha ilgi gösterdi. Faaliyet sorumlumuz Ertuğrul Tugay Rıza’ ya Türkiye’den getirdiği hediye tişörtleri verdi ve Federasyon başkanımız Alaattin Karacanın selamlarını iletti. Dağ evinde yaptığımız kahvaltı öğlen yemeği arasında bir şeyle dağa gitmeye hazır hale geldik. Bu arada Rıza bize yukarıda başka Türklerin de olduğunu söyledi saat 13.05 de Dağ evi sorumlusu Rıza’nın ayarladığı iki adet jiple Demavent dağına doğru yola çıktık. Bizi esas bekleyen süpriz ise kısa süren olculuğumuz oldu.12 dakikalık bir yolculuktan sonra kara saplanan Jipimizden inip yürüyüş hazırlığına başladık. Yaklaşık olarak 2400 metre civarından tırmanışımız başlamış oldu saat13.30 da Yürüyüşe başladık. 15 dakika yolu takip ettikten sonra toprak rotamıza girdik. Ekip lideri olarak Korkut Güven önde yürüdü. İlk başladığımızdaki az kar yerini yavaş yavaş batak kara bıraktı. Tırmanışımıza başlamamızdan bir saat sonra kar yağışı başladı. İkinci şalter (mescit) e kadar iki saat yoğun kar yağışı altında yürüyüşümüze devam ettik. 16.50 3100 metre yükseklikteki mescit (ikinci şalter) dağ evine geldik. Burada bizden başka kimse yoktu. Küçük düzenlemeler yaptık. Özellikle yaptığımız seyyar tuvalet arkadaşlar arasında büyük beğeni topladı. Grup sorumlumuz Ertuğrul Tugay’ ın Türkiye Meteoroloji Kurumu’nda çalışan arkadaşı Tufan’dan dağın hava durumunu ile ilgili bilgi istedik. Biraz sonra Tufan bize hayati önemdeki bilgileri telefon mesajıyla gönderdi. 7 Mart kar yoğun yağışlı 8 Mart açık, 9 Mart batı yönünden rüzgârlı, 10–11 Mart yine yoğun kar yağışlı. Ertuğrul Tugay, Korkut Güven ve Mustafa Kızıltaş’tan oluşan teknik heyet durum değerlendirmesi yaptı. Yoğun kar yağışının devam edebileceği 7 Mart gününü de 3100 metredeki ikici şalterde bekleyerek geçirme kararı sabahki son bir kez gözlenecek havaya bırakıldı. Akşam yemeğinden sonra Mustafa Özpoyraz’ın ikram ettiği meyveleri büyük bir zevkle yedik. 

07 Mart 2007 günü saat 05.00 Yolumuza devam edebilmek için kalktık. Hava şartları aynı Tufan’nın bize söylediği gibiydi. Yoğun kar yağışı görüş mesafesini beş metrenin altına düşürmüştü. Kahvaltımızı yapıp bir müddet daha yola çıkacakmış gibi bekledik. İlerleyen saatler havayı düzeltmediği gibi daha da kötüleştirdi. Bu gün burada kalma kararının alınmasının ardından daha konforlu bir geceleme için yeni bir düzenleme yapıldı. Gece içeriye kar giren bölümler onarılıp uyuma yerleri düzenlendi.

08 Mart 2007 günü saat 05.00’de  kalktığımızda bizi pırıl pırıl bir hava bekliyordu. Dağın tamamını ilk kez bu sabah gördük. Kahvaltının ardından son hazırlıklarımızı yapıp yola çıktık. Güneş tırmanış boyunca bizi adeta yakıyordu. 7 saatte çoğunlukla batak karda iz açan Korkut Güvenin izinden 4130 metredeki üçüncü şaltere vardık. Gruptaki herkesin sağlık ve moral durumu çok iyiydi. 15.00 3. şalterde bizi Bursa’dan gelmiş grubun üç üyesi ve bir İran vatandaşı olan Rızai karşıladı. Boş olan ranzalara yerleştik. Akşam yemeği için hazırlık yaparken Bursa grubunun zirveye giden diğer ekibi de geldi. Onlar çok geç saatte zirve için hareket ettiklerinden dolayı 4750 metreden geri dönmüşler. Biz bu arada fotoğraf çekip sohbet ettik.
19.30 Faaliyet sorumlusu Ertuğrul Tugay başkanlığında zirve toplantısı başladı. Yeniden Türkiye Meteoroloji Kurumu’ndaki Tufan’dan son hava durumunu aldık. Hava gün boyu 30–40 deniz mili batıdan rüzgârlı öğlen saatlerinde zirvede fırtına şeklinde olacaktı. Son değerlendirmeler ve uyarılar yapıldıktan sonra erkenden yatıldı. 04.00 Zirve tırmanışı için erkenden kalktık. Dışarıdaki rüzgâr çok fazlaydı. Rüzgârın biraz hafiflemesi amacıyla kahvaltılarımızı ve son hazırlıklarımızı yapıp günün ışımasını bekledik.Saat 06.15 tırmanış gurubunda bulunan sekiz kişi zirve için hareket ettik. Batı yönünden esen sert rüzgâr tırmanışımızı yavaşlatsa da, devam ettik.
4350 metrede Tuğba Araz sağlık sorunu nedeniyle geri döndü.
09.45 te  4850 metreden Mustafa Özpoyraz ve ben (Seyran Sucu) Ayaklarımızın çok üşümesinden dolayı geri döndük. Grupta tek plastik ayakkabıya sahip olmayan ben çok iyi olan performansıma rağmen ayaklarımı riske etmemek için geri dönüş kararı aldım. Mustafa Özpoyraz’da aynı nedenle geri döndü. 5000 metre civarında Nahide Alpdoğan grubun daha hızlı hareket edebilmesi için geri döndürüldü. Tek başına onu aşağıya göndermek istemeyen Emrah Özbay’da onunla beraber dönüş kararı aldı.
Böylece geriye kalan Ertuğrul Tugay, Korkut Güven, Mustafa Kızıltaş zirveye doğru tırmanışlarını devam ettirdi.14,20 Şiddetli rüzgâr altında zirveye varıldı.14.30 TDF logosuyla çekilen fotoğrafın ardından geri dönüş başladı.3. şalterde kalan bizler zirveye giden ekibi sabırsızlıkla bekliyorduk.hava yavaş yavaş kararırken ekipteki heyecanı artırıyor hızlanan fırtına ise umutlarımızı köreltiyordu. Gözlerimiz sürekli olarak 5000 metre sırtındaydı. Tam umutsuzluğa düştüğümüz anda sırta karaltılar göründü .sevinçten birbirimize sarıldık. Yarım saat sonra ise yorgunluktan bitap düşmüş zirve grubu kampa inmişti.Onlara hazırladığımız sıcak içecekleri ikram ettik.

Ertesi günü saat 06.30 da  kalktık. Kahvaltı ve iniş için hazırlı evresinden sonra
09.45’de  3.şalter (dağ evi) den ayrıldık.. Yoğun kar yağışı ve sis altında aşağıya doğru inmeye çalışıyoruz.. Zaman zaman GPS den koordinatları kontrol etsekte Demavent Dağı ve yön bulma konusunda gerçekten bir profesyonel olan Korkut Güven sayesinde güvenli bir şekilde 3100 2. şaltere ulaştık.
12.00  2. şaltere bıraktığımız eşyamızı ve çöpümüzü almak için uğradık.. Uğramışken biraz dinlenip sıcak sıvı aldıktan sonra  Reyneh köyüne doğru tekrar yola çıktık. Zaman zaman kar yağışı devam etti. Araçların bizi bıraktığı yerde çok fazla kar vardı ve mecburen köye kadar yürüdük.
Tekrar başladığımız noktaya geri dönmüştük. Dağ evi sorumlusu Rıza dağ evinin kaloriferlerini yakmış bizi bekliyordu. Kısa bir dinlenmeden sonra Reyneh kasabasına 4 km uzaklıktaki kükürt kaplıcalarına doğru yola çıktık. Oraya vardığımızda ise çok pis olduğundan dolayı hamama gitmeye karar verip tekrar Reyneh e döndük. Hamam sefasının ardından sıcacık dağ evine dönüp bir tencere aşerdiğimiz kıymalı yumurtayı yapıp afiyetle yedik ve dinlenmeye çekildik.

11 Mart 2007 06.00 Tahran’a gitmek için erken kalktık. Dağ evi konaklama ücretini ödedik ve Rızadan büyük boy Demavent dağının resimlerini aldık. Rıza ve kardeşi Hasan’la vedalaşıp Rıza’nın bulduğu iki taksi ile Tahran’a doğru yola çıktık.
 Yolda bir ara lastiğimiz patlasa da yaklaşık üç saat içinde yeniden Tahran’a ulaştık. Rızanın Önerisine uyup geldiğimiz Otel çok fazla ücret isteğince Ertuğrul Tugay ve ben hem uçak fiyatı sormak hem de Gürbulak sınır kapısına kadar bir minibüs bulabilmek amacıyla gruptan ayrıldık. Uçak çok pahalı olduğu için saat 5 de buluşmak üzere minibüs ayarladık. Ama minibüs gelmeyince mecburen o gece Tahran’da kalmaya karar verdik. Geceyi kişi başı 14 dolara Asya Otelde geçirdik.o gün biraz sıkıntılı geçti. Grup bir yere hareket edememiş gün boyu her an hareket edilebileciği olgusuyla beklemişti.eşyaları otele koyduktan sonra biraz alışveriş yaptık.ertwsi günü Korkut Güven, Mustafa Kızıltaş, Tuba Aras, Emrah Özbay, Mustafa Özpoyraz, Nahide Alpdoğan’dan oluşan 6 kişi otobüsle Türkiye’ye dönmek için otelden ayrıldılar.az sonrada  Ertuğrul Tugay ve ben uçakla Türkiye’ye dönmek için otelden ayrıldık.büyük humeyni havalimanından  3 saatlik bir uçuşun ardından İzmir’e döndük. Ertuğrul abiyle  Doğubeyazıtta keşişen yollarımız izmir’de ayrıldı. Ben izmirden dalaman’a uçtum ,oradanda Fethiye. Bir faliyet daha sona ermişti. Hani dağcılıkta kesin bir kural vardır.” Faliyet şehirde başlar yine şehirde biter.” 

TOPRAK ANANIN GÖZDELERİ

ORKİDELER

Fethiye büyüleyici bir yöre. Benzersiz bir coğrafya. Dünya üzerindeki konumu ve yeryüzü şekillerindeki değişkenlik nedeniyle son kale.Ege Akdeniz bitki coğrafyaları bu topraklar üzerinde yan yana gelir. Bu çok özel durum, eşine az rastlanır bir canlı çeşitliliği ile sonuçlanır.

Avrupa’da çok az ülkeyle karşılaştırılabilecek bu zengin habitat çeşitliliği, türkiye’nin florasına da yansımıştır. Türkiye, her üç bitkiden biri endemik (bölgeye özgü) olmak üzere, yaklaşık 9000 çiçekli bitki ve eğreltiden oluşan çok zengin bir flora içerir. Başka bir deyişle bu topraklar üzerinde görülen üç bitkiden birinin dünyadaki yayılış alanı sadece Türkiye ile sınırlıdır. Bu nedenlerle Türkiye bitkiler açısından dünyadaki en zengin ve önemli ülkeler arasında yer alır.

Toprak Ananın gözdeleri  Orkideler

Ülkemizin gurur verici doğal zenginliğinin içinde, göz kamaştırıcı renkleriyle orkidelerin çok özel bir yeri vardır. Orkideler çok yıllık otsu bitkilerdir. Bazıları toprakta, büyük kısmı ise başka bitkinin üzerinde yani epifit olarak yaşarlar. Epifit orkideler tropikal ormanların bitkisidir. Bu bitkilerin kökleri su ihtiyacını karşı-lamak üzere yumrulaşmıştır. Tropikal yağmurlar sırasında, yalancı soğan ve hava kökleri, üzerlerine düşen suyu emer ve bir sonraki yağmura kadar bitki bu suyu kullanır. Toprakta yaşayan orkideler daha çok orta kuşak ülkeler-inde bulunur. Bu orkideler toprak altında yumru, kök veya rizom taşırlar. Yumruların şekilleri ve hatta büyüklük-leri cinslerin ayırımında önemli bir anahtardır. Orkidelerin gövdeleri genellikle dallanmamıştır, uç kısmında çiçekler bulunur. Çiçeklerin labellum denen parçası diğer bölümlerden büyüktür; yapı ve renk bakımından orkidenin ana karakterini belirler. Ekseri türlerde labellumun alt kısmı ters yönde uzar ve mahmuz adlı bir çıkıntı meydana getirir. Mahmuz iç kısımlarında genellikle nektar taşır. Mahmuzun şekli, boyu, yönü, bulunup bulunmaması orkidelerin tayini için önemli bir husustur. Labellumlar kimi zaman başka canlılara benzerlik gös-terirler. Bu bitkilerin böceklerle ileti-şimleri vardır. Bazı türler tam olarak böceğe benzer. Bunun nedeni, böcekleri cezp etmek ve bu sayede kendi tohumlaşmalarını sağlamaktır. Orkidelerin tozlaşmaları yani polenle-rin stigma üzerine taşınmaları böcekler vasıtasıyla olur. Her orkidenin kendine has ihtiyaçları vardır. Iyi gelişebilmesi için bu ihtiyaçlar bir araya getirilme-lidir. Bu yüzden orkidelerin ne tip arazi ve toprakta, hangi bitkilerle beraber, hangi yüksekliklerde bulunabileceğini bilmek, onları bulma bakımından son derece önemlidir. Orkidelerin bazıları kesin olarak orman bitkileridir. Mesela Cephalanthera türleri genellikle orman altında yaşarlar. Kuru çayırlarda ise Anacamptis pyramidalis’i eflatun-mor çiçekleri ile kolayca görürüz. Sahillere yakın tepelerde yetişen Serapias türlerini genellikle tepelerin denize bakan yamaçlarında bulursunuz.

Türkiye’de Orkidelerin Yayılma Alanları

Karadeniz kıyısındaki meşe or-manlarında Orta Avrupa-Sibirya kökenli pek çok orkide yaşar. Ancak en çok orkide türüne Türkiye’nin güneybatısında, Akdeniz Bölgesi, Ege ve özellikle de Muğla ilinde rastlanır. Bunun dışında kuzeydoğu illerindeki fındık bahçeleri, Akseki (Antalya) çev-resindeki çam ormanları çok zengin bir orkide varlığı taşır. Buradaki doğal alanlar ve bununla beraber üzerlerinde yaşayan orkideler; çayırlardaki otlatma, yoğun tarımsal kullanım ve orkide yumrularının toplanması nedeniyle büyük tehlike altındadır.. Bugün Türkiye’deki orkidelerin en az yüzde 13’ünün endemik tür olduğu kabul ediliyor ve günümüzde Anadolu’da endemik olduğu bilinen 20 tür ve bir ırk bulunuyor.

Yöremizde orkide deyince genelde 3 insan akla gelir. FARUK AKBAŞ, BÜLENT ELMAS ,RIFAT OZDEMİR.

Bir akşam üzeri deniz kenarı bir kafede buluştuk Bülent ve Rıfat hocayla.Haliyle konumuz orkideler.

önce bir anlaşma yapalım Seyran senle diyor Rıfat hoca ,yer adı yazmak yok bu röportajda

Niye ki ,diye soruyorum şaşıran gözlerimle

Çünkü diyor Rıfat hoca, zaten el değmemiş çok az yerimiz kaldı,bırak onlarda rahatça büyüsün.Fethiyede orkideler sadece resimlerde kalmasın. Salep kazıcılar rahat bırakmaz onları diyor.

Haklısın diyorum ve söz veriyorum, acı acı gülümseyerek ….

SS;Nasıl başladı orkide merakı sizde?

Bülent ve Rıfat hocanın gözleri parlıyor, agzıları dolu dolu  anlatacak o kadar çok şeyi varki…)

RÖ; Beni bunlar (Faruk ve Bülent’i kastediyor) bulaştırdı bu işe.şimdide nerede bir orkide var koşturuyoruz. İlk fotograf makinemi 1980 de Kıbrıs’tan abim getirmişti. Siyah beyazla başladık.(gülüşmeler)

BE; Orkidelere olan ilgim yıllar önce gazetedeki bir haberle başladı.Haber orkidelerin salep için kazılması nedeniyle azaldığı ile ilgiliydi.Aslında bu çiçekleri biliyordum ama orkide olduğunu bilmiyordum.Bende önce yakın çevremdeki orkideleri incelemeye başladım.Üç yıl önce Faruk Akbaş’la ve daha sonra Rıfat Özdemir’le tanışmamla birlikte Fethiye  ve Türkiye’nin başka bölgelerindede orkide araştırmalarımız oldu.Araştırmalarımızın büyük bir bölümünü Fethiye ve Antalya  çevresinde yaptık.Şu ana kadar Fethiye çevresinde yaklaşık 50 ,Türkiye genelinde ise 90 orkide türünü doğal ortamlarında görüntüledik.

SS; Bu geziler sırasında neler yaşadınız,unutamadıklarınız neler?

BE; Orkide gezilerinde unutamadğıım anılarımızda var elbette.Orkide araştırmalarımın ilk yıllarında comperia comperiana’yı bulmam en çok sevindiğim andır diyebilirim.Bu orkidenin fotoğrafını önceden bir dergide görmüştüm ve doğal ortamında görmeyi çok istiyordum.Bu orkide Fethiye çevresinde tek bir lokasyonda  8 kök olarak bulunmakta ve yıllardır sayısı hiç artmamaktadır.Bu özelliği ve inanılmaz güzelliği ile bu orkidenin orchis simia ile birlikte en çok sevdiğim orkide olduğunu söyleyebilirim.

Türkiye’nin  ve Dünyanın en nadir orkidelerinden olan Ophrys isaura ve Himantoglossum Montis-tauri bulmamızında güzel bir hikayesi vardır.2006 yılında bu orkideleri bulmak için yaptığımız geziden eli boş döndükten sonra bir internet sitesinde bu iki orkidenin  fotoğrafının aynı gün bir İsveçli  tarafından çekildiğini gördüm.Bir ihtimal gönderir diyerek bu orkidelerin yerini  istedim.Sonuç olarak yerlerin detaylı bilgisini gönderdi.Bunun için ona ne kadar teşekkür etsem azdır.

SS;fethiye ve çevresindeki durum nedir peki?

BE; Fethiye orkide çeşidi açısından zengin olsada orkide bulabileceğimiz araziler açısından zengin sayılmaz.Bir çok orkide türü sadece tek bir bölgede ve birkaç birey olarak yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır.Orkide gezginlerinin yolu mutlaka mezarlıklardan geçer.Mezarlıklar orkidelerin rahatça yaşama ortamı bulduğu yerler olsada son yıllarda mezarlıklardaki orkidelerinde kazıldığı görülmektedir.Ne yazık ki  en son Girmeler köyü mezarlığındaki Barlia robertina’ların kazıldığını gördük.

SS;.Bir kilo salep üretmek için yaklaşık 1000 ila 4000 yumru kullanılmaktadır. Türkiye’de yılda yaklaşık 45 ton salep üretildiği tahmin edilmektedir. Bu da, topraktan sökülen yıllık orkide miktarının 45-180 milyon yumru gibi bir sayıya ulaşması demektir. salepde ülkemizin bir gerçeği neler yapılabilir bu konuda?

BE; Orkidelerin  kazılmalarına karşın hayatta kalabilmesi mümkün.Orkidelerde iki yumru bulunmaktadır.Yumrulardan bir geçen yılki ,diğeri yeni yumrudur.Salep için yeni yumrular alınır.Eğer eski yumru toprağın altında bırakılırsa çiçek kendini yenileyebiliyor.

SS: Geçenlerde yeşil üzümlüde çok güzel ve önemli bir kuzu göbeği festivali yaptık. Böyle bir festivalde orkideler için yapılabilirmi yöremizde ?

RÖ; bence festivalfalan boş işler. Önce halkı çevre bilinci konusunda eğitmeliyiz. Taaa ilk okuldan başlamalı. Çevre dersleri olmalı. Ulusal bir politika ,bir duruş oluşturulmalı. Siz halkınıza çevre bilincini yerleştirirseniz orkidelerde korunur,ormanlarda korunur,doğa korunur.

SS; Bölgemizdeki orkidelerin isimlerini sorsamsizlere?

RÖ; Ophrys türleri (halı dokuyan)

BE;Türkiye ve Fethiye çevresinde en yaygın orkideler :orchis anatolica,orchis coriophora,ophrys lutea,ophrys fusca  ve ophrys holoserica’nın alt türleri.

Orkide açısında en zengin iller:Muğla (70 tür),Antalya (70 tür),Kastamonu ve Hatay’dır.

Türkiye’nin en nadir orkideleri:Ophrys Lycia(Likya orkidesi),Himantoglossum montis-tauri,ophrys isaura.Bu orkidelerin sayısılarının sadece 100-150 arasında olduğu tahmin edilmektedir.

SS; bunların yöre dilindeki isimleri nelerdir

BE; Yöremizdede isimler farklılık göstersede geneldeşu şekilde adlandırılıyorlar:

Aceras anthropophorum(Asılan adam)

Orchis simia(maymun orkidesi)

Orhis italica(Çıplak adam orkidesi)

Himantoglossum montis tauri(Kertenkele orkidesi)

RÖ; bak söz verdin lokasyon yazmak yok haaaa.

Tamam diyorum söz verdim.

Bilgi kutusu

Bütün dünyada orkideler tehlike altında olan ve korunması gereken bitkiler olarak kabul edilmektedir.
Ülkemizde orkidelerin yok edilmesinin önüne geçecek yasalar olmasına rağmen uygulanmamaktadır. Doğadan sökümleri sınırlayan “Doğal Çiçek Soğanlarının Sökümü, Üretimi ve Ticaretine İlişkin Yönetmelik” 24 Ağustos 2004 tarih ve 25563 sayı ile yürürlüktedir. Bu yönetmelik “Nesilleri Tehlikede Olan Doğal Bitki ve Hayvan Türlerinin Uluslararası Ticaretinin Düzenlenmesine Dair Anlaşma–CITES” hükümlerine uyarlanmıştır.
Yine Tarım ve Köy İşleri Bakanlığının Doğal Çiçek Soğanlarının 2006 Yılı İhracat Listesi Hakkındaki 2005 / 44 Nolu tebliğinde;

Kaynaklar: :

Özhatay N, Byfield A, Atay S, 2003 ,Türkiye’nin Önemli Bitki Alanları, WWF Türkiye, Istanbul

Sezik E, 1984, Orkidelerimiz, Sandoz Kültür Yayınları No:6

Yeşil Atlas, Aralık 2002, Sayı:5, No: 2002/01, Sayfa:99

Ece Erdem, Ela Atış

www.milliyet.com.tr/2003/08/03/guncel/gun01.html

Kaynak:Ekoloji Magazin Dergisi

NEPAL GÜNLÜĞÜ

02/01/2007

    Hani yeni yıla girdiğinizde bir şey dilersiniz ya, bende uzun yılların acısını çıkarırcasına “leyleği havada göreyim” dedim. Uzun süredir planladığım Nepal gezisini uçak fiyatlarının da düşmesi sebebiyle 12 gün kadar erkene alıp ani bir kararla yollara düştüm. Bayram ve yılbaşı tatillerinin son günleri olması sebebiyle, birazda son dakika da Kamil Koç otobüs firmasında zar zor yer bulabildim.

    2 Ocak akşamı Fethiye’den İstanbul’a doğru yola çıktım. Sabah yağmurlu bir havada indim İstanbul’a

Döviz ve bilet işini hallettikten sonra Kadıköy’den rica minnet Kamil koç yazıhanesine bıraktığım ağır sırt çantamı aldım ve 15,40 uçağına yetişmek üzere yine Kadıköy’den Sabiha Gökçen hava limanına hareket ettim.  15,40 ta Air Arabia uçağıyla Sharjah’a  (Dubai) doğru uçuşa geçtim. Nepal’deki Planlarım şu şekilde, bakalım hangisi veya hangilerini gerçekleştirmiş olarak döneceğim Fethiye’ye.

     Katmandu’ya iniş. 2 gün aklimalitize olmak ve Lukla uçağını beklemekle geçecek. Belki bu yolu   

geçip Lukla-Everest Base Camp’a kadar yürümek. Şayet tur şirketleriyle anlaşabilirsem yolumun üzerindeki Island Peak’a bir tırmanış yapmak. Sonra tekrar Lukla’ya dönüş ve Lukla’dan Pokhara’ya hareket, Pokhara’dan Annapurne Base Camp’a yürümek.

Kâğıt üzerinde basit görünse de çok basit olmadığını hissediyorum.

    Biraz sonra Sharjah’ta olacağım, geceyi orada transit geçiş salonunda tamamlayıp 4 Ocak 2007

 Tarihinde 11 uçağıyla Katmandu’ya uçacağım.  

04.01.2007

Dubai saat:11:35Türkiye saat:10.05.Dün yanlış bir karar vererek, İstanbul’dan sırt çantamı direk Katmandu yerine içindeki uyku tulumunu kullanırım diye Dubai uçağına verdim. Çantalar direk çıkışa gittiği için boşu boşuna 3 saat geçici vize alabilmek için uğraştım durdum. Burada tanıştığım Osman bana Dubai’ye gelmemi teklif ettiyse de saat 12’den sonra bir şey göremem diye gitmedim. Hava alanında kötü bir gece geçirdim. Sabah 8.30 gibi Katmandu gişesi açıldı. Uzun bir kuyruğun sonunda sırt çantamı vererek uçağa kendimi attım. Bu satırları uçaktan yazıyorum.

     Uçakta ilginç olan hostesler dışında tek bir kadın olmasıydı, oda evli bir çift idi. Nepal’lilerDubai’ye alışveriş yapmaya geliyorlar. Herkes battaniye ve elektronik eşya almış.  Fakat bagaj kabul yerinde her bir eşya sahibiyle ağırlık kavgası yapılıyor.

       Katmandu  havaalanına indiğimde yüzlerce kişi adeta üstüme saldırdı tur, otel v.s için. Otelimi ayarladığımı, adının Mendap olduğunu söyleyince kibarca geri çekilip otelin sorumlu kişisini gösterdiler. Taksi ile otele gittik, Otel sahibi Dipak otelde bekliyordu. Bir çay ikramından sonra odama çıktım, biraz dinlenip kendimi Katmandu sokaklarına attım. İlk izlenimim oldukça kirli bir şehir olduğu. Vakit geç olduğundan dolayı ancak turistik çarşıda dolaştım. Fethiye’den daha önce Katmandu’ya  gelen arkadaşım Mel’in tavsiyesine uyup Tom Jery bara gidip bir bira içtim, sonra otele dönüp uyudum.

       Ertesi gün sabah 9 gibi kalktım ve otelin lobisine indim. Orada biraz internetle uğraşıp Dipak’la gezinin planını konuşmak üzere Dipak’ın ofisine geçtik. Bana Lukla-Base Camp için 730 dolar fiyat çıkardı. Biraz düşüneceğimi söyleyip dışarı çıktım. .

       Dışarıda üç tane daha değişik tur acentesine girip fiyat sordum. İyi ki sormuşum,  hemen hepsi rehberi Lukla’dan almam konusunda fikir verdiler.

 06.01.2007

 Sabah 5.30 da kalktım, eşyalarımı geceden ayırdığım için saat 6 gibi hazır oldum. Sıkı bir pazarlık sonucu taksici ile 200 rupiye anlaştık.  (1dolar =70 rupi) Saat 7’de kalkması gereken uçak havanın düzelmesiyle ancak 10’da kalktı. Yarım saatlik bir uçuşla kısacık pisti olan Lukla havaalanına indik, aslında konduk demek daha iyi olur sanırım. Katmandu’dan kalkan uçakta sola oturmak gerektiğini daha önce duymuştum, öylede yaptım. Everest dâhil olmak üzere bu gün uçaktan gördüğüm inanılmaz güzellikle büyülendim. Şimdi insanların neden ölümü göze aldıklarını daha iyi anlayabiliyorum

     İner inmez yanımda beliren adam gayet efendi bir şekilde yardıma ihtiyacım olup olmadığımı sordu. Kısa bir pazarlık sonucu günlüğü5 dolara anlaştık. Şayet memnun kalırsam ekstradan 20 dolar daha ödeyeceğim.

Uzun süredir bir şey yiyemiyorum, ilk kez Lukla’da kahvaltı yaptım. Saat 11 gibi Lukla’dan yürümeye başladık. Rehberimin adı Lhakpa Noru Sherpa . İlk önce onun eşyalarını almak için evine gittik, giderken eşi Doma’ya çay ve oralet, kızları Basan ve Mimba’yada bisküit aldım.

      Onun evinden saat 13’de tekrar yürüyüşe başladık. Rehberimin köyünün adı Chavrikharka yani yak yatağı anlamında. İlk molamızı Tha do koshigaon’da verdik ve ikimizde birer yeşil nane çayı içtik. Bugün uçakta bizimle gelen iki kalabalık grup vardı. Biz çay keyfi yaparken onlar bizi geçtiler. Bir çay içiminden sonra tekrar yürüyüşe başladık. Önümüzde Lukla’ya indiğimizden bu yana bize görüntü veren 5885 metre yüksekliğindeki Nupla dağı eşliğinde ırmak boyunca yürümeye devam ettik. Yolculuğun daha başından itibaren resmen büyülendim.

     . Phakdink’e geldik ve orada otel aradık, buldukta ama ben beğenmedim. Oradan tekrar hareket edip 30 dakika daha yürüdükten sonra Zam-Furte’ye geldik.    

      Konde Lodge’de konakladık ve Mimba ana bize Dal-bat cöri yani Sebzeli Pilav yaptı. Yanına yeşil mercimek çorbası. Üstüne iki büyük termos nane çayı içtim. Yemekten sonra otelin tek müşterisi olan bizler sobanın başına oturduk. Onlar kendi aralarında ve kendi dillerinde sohbet ederken ben de bu naçizane satırları yazıyorum.

     Jiri ’den sonra ki halk kendilerini Sherpa olarak adlandırıyorlar. Budizm’e inanıyorlar. Yolumuzun üzerindeki birçok tapınağın sağ tarafından dolaşarak yolumuza devam ettik. Burada yol üzerindeki tapınaklar iki türlü birincisi; bir giriş kapısı olan binalar. İçinde dönen bir bidon var, üzerinde çeşitli yazılar mevcut. Adına “Çötten” diyorlar. Birde kayalara oyulmuş yazılar var, sanırım hepsi en az 500 yıllık.

07/01/2007

Dün akşam saat 9:30 gibi yattım, deliksiz bir uykunun sonunda sabah 7:30 ‘da kalktım.Yarım saat süren eşyalarımı toplama işleminden sonra Lhakpa ile yine yarım saatlik yürüyüş mesafesinde olan 500 yıllık Tholo Gumela  manastırına gittik.Lhakpa bol bol dua etti.Yola çıktığımızdan bu yana  daima tapınakların ve yazıların sağından geçiyoruz. Sherpa’lar soldan geçilirse uğursuzluk olacağına inanıyorlar. Burada bir çok dinden insanla karşılaşıyorsunuz. Katmandu’da üyesi olduğum spor klübü Dakar’ın amblemini işlettiğim terzi Müslüman’dı mesela. Ama halkın çoğunluğu Budist ve Hindu.

    Katmandu sokaklarında yüzünü boyamış, renkli elbiseleri ile dolaşan  bir çok Hint fakirini görebilirsiniz. Bunlar turistlerle resim çektirip para kazanmaya öyle alışmışlar ki her Hindu tapınağı birine ait.Sizi görünce koşarak yanınıza geliyor ve foto diyor.Hemen ardından da ne verirseniz ücretini istiyorlar. Bu arada 50 Rupi’yide beğenmiyorlar.

       Lhakpa burada bir Budist tapınağını açtırarak bana gösterdi, tabi 200 rupi gibi küçük bir bağış karşılığında. Ama içeriye girince gerçekten etkileniyorsunuz. Beni en çok etkileyen odadaki eşyalar ve resimler oldu. Odada sürekli olarak tütsü yakıyorlar. Burası oldukça eski bir manastır. Çeşitli Buda heykelleri camdan bir dolapta duruyor, içeride iki tanede kocaman davul var. Buraya bitişik  çok büyük anfi tiyatroya benzeyen kapalı salonda yılda bir defa bir hafta süren bir festival yapılıyormuş. Festival sırasında tüm eşyaları dışarıya çıkarıyorlarmış. Biraz resim çektikten sonra 200 rupi bağışımızı yaptık.

     Nepal’de Hindu tapınaklarına giremiyorsunuz, girmek için Hindu olmanız lazım. Sonradan Hindu’da olamıyorsunuz, Hindu doğmanız gerek. Budizm her şeyi kucaklıyor. Her tarafa iyi şans getirmesi için rengârenk bayraklar asıyorlar. Duvarlar sürekli çevirebileceğiniz çöttenlerle( yuvarlaklarla) dolu. Bende bugün bozuk olan bir çötteni tamir ettim, buda sanırım bana biraz sevap yazmıştır.Yolda ilginç bir şey gördüm. Vadi içinde insanlar yamaçları düzenleyerek toprak kazanıyorlar.Taşları elleriyle kırıp sırtlarında taşıyorlar.Gerçekten çok fakir insanlar.Saat 9,30 gibi otele geri döndük.Kahvaltıdan sonra Namche Bazar’a  doğru  yola çıktık. Bu parkurun en zorlu bölümü olduğu  söylenen  namche bazara doğru.. İlk 2 saat inişli çıkışlı yollardan, dereyi takip ederek yol aldık. Ve son köprüden önce 2800 metre civarında yüksekliği olan Larja Dopharı’da  öğlen yemeği molası verdik. Burada aslen İrlandalı olan Robert  ile tanıştık. Oda 6000 metrelik bir tırmanış denemesi için vizesini almış.

       Bu arada yürüyüşe başladıktan 1 saat sonra parka giriş vizesinin alındığı yere doğru geliyorsunuz. Burada 1000 rupi giriş ücreti ödedikten sonra yolunuza devam edebiliyorsunuz. Birden sahipsiz Likya yolu geldi aklıma. Birde Kate nerdeyse her bir 5 metrede yolu işaretleyince Likya yolu oldu yolgeçen hanı. Buradaki yürüyüş yolu üzerinde her 1 km.de bir büyük çöp sepeti yapmışlar. Çöplerini buraya atıyorsun, daha sonra belli dönemlerde bu çöpler yakılıyor. Dönünce Rotary  club’e ‘bu çöp uygulamasını bizde Likya yolunda yapalım’ önerisini götürmek gerek.

     Buraya gelmek isteyenlere bazı önerilerde bulunmak istiyorum: öncelikle Katmandu.

     Katmandu, çok büyük ve çok kirli  bir şehir. Burada kirlilik adeta bir yaşam biçimi. Ne hoş bir kültür ama dimi! Halk buna öylesine alışmış ki hiç yadırgamıyorlar. Bizim en kötü köfte arabaları bile inanın kat, kat daha temiz. Ben sabahları sadece haşlanmış yumurta ve ekmek, akşamları ise pilav yiyorum. Ama akşam yediğim pilavı çıkarmamak için mutfaklara asla bakmıyorum. Katmandu’da çok fazla kalmaya gerek yok. Hava kirliliği üst safhada. Belki 2 gün. 3. gün kaçmak lazım.Ne alırsanız mutlaka pazarlık edin,onlar fiyat ne istiyorlarsa önce %50 sonra %40 eksiğini teklif edin.Zaten onlar sizin vereceğiniz fiyatı soruyorlar.

      Burada size asla rehber bulamayacağınızı söyleyerek korkutup, 35 dolardan rehber kiralamaya çalışırlar. Uçakla geldiğiniz Lukla’dan her zaman Sherpa  bulabilirsiniz, üstelik sadece günlüğü 5 dolara ve sizin çantanızıda taşıyorlar, yemek ve yatak işlerini kendileri hallediyorlar. Bunlar 5 dolara dahil. Tutacağınız  Sherpa ilede sıkı pazarlık yapmalısınız.Burada her  iş pazarlıkla yürüyor.Ekstra istemediğinizi yola çıkmadan önce mutlaka, ısrarla söylemelisiniz.

. Bir Sherpa 30 kiloya kadar yük taşıyabiliyor. Bu nedenle çantanızda herhangi bir eksiltmeye gerek yok. Bu trek’e katılacak olanlar yanında mutlaka uyku tulumu getirmeli.Yol üzerindeki konaklama yerlerinin bir çoğu resmen bit yuvası.Dikkatli olmak lazım.Türkiye’den gelirken yanınızda pestil falan getirmeniz iyi olur.Rehberler genelde sizi tanıdıklara otellere götürmek istiyorlar.Otele mutlaka bakın, beğenmezseniz  değiştirin. (Namçe’de sobalı bir otelde kalmanızı tavsiye ederim).

     Namche bazara kadar her 100 metrede bir kaynak suyu var.Rahatça içebilirsiniz, yani yanınızda su taşımanıza gerek yok.Daha öncede belirttiğim gibi 500 metrede bir Tea Hause (pansiyon) var,burada bir şeyler yiyip, içebilirsiniz. Şu anda  havalar öyle güzel ki bir ara kısa kollu tişörtle yürüdüm.

   Evet nerde kalmıştık. Parka giriş yerinde pasaportunuzu kontrol edip bilet kesiyorlar, sonra yürüyüşe devam. İrlandalı ile tanıştığımız yerde ben yine bir şey yiyemedim.Yemek yiyemememin sebebi yükseklik değil kirlilik..Lhakpa yemeğini yedikten sonra yola çıktık.Son köprüden sonra (Larja köprüsü) gerçekten çok zorlu ve sürekli çıkılan bir etap başlıyor.2800’den 3440’a kadar sürekli hiç iniş olmadan tırmanıyorsunuz.

    Larja köprüsü bu yöredeki en yüksek köprü. Bhote koshi ırmağı ile Dudh koshi ırmağının birleştiği noktada kurulmuş bir köprü.Yaklaşık 150 metre yükseklikte.Geçerken insan ürpermiyor değil hani. Sürekli çıkış sırasında şayet şanslıysanız iki noktada Everest (8850 metre), Lhotse(8414),Nupshe(7860) kendini gösteriyor. Uçakta görmediyseniz bu sizin ilk Everest ile buluşmanız oluyor.Benim şansımdan üçüde açıktı.(Lhotsenin doğu yüzü biraz bulutlu olmasına karşın yinede resim verdi).Onca çıkışın ardından çok güzel bir ağaç oyma giriş kapısı olan Namçe Bazara geliyorsunuz.Sizi güzel bir giriş kapısı ve çok büyük bir Budist tapınağı karşılıyor.Lakpa yine ‘ohm maney dieme ohm tree’diyerek  tüm yuvarlakları çevirip bize iyi şanslar diliyor.

      Tapınağı geçtikten sonra kalacağımız Everest otele geldik. Eşyaları otele bırakıp doğru çarşıya gittim. Burası yaklaşık 100 kişinin yaşadığı bir mahalle, fakat yol üzerinde hiçbir zaman 3 evden fazlasını beraber göremediğiniz için iki gün sonra burası size şehir gibi geliyor. Namche 3 tane dağa bakıyor, üçü de büyük ve güzel.Çarşıda yarım saati 20 dolardan internete girip dostlara mesaj attım. Çektiğim resimleri CD’ye alıp   makineyi boşalttım.Tekrar otele döndüm.Otelde tanıştığım Avustralyalı aileyle papaz kaçtı oynadık. Saat 8 gibi herkes odasına çekildi.Tabi bende ve yaklaşık 2 saattir de yazıyorum

08/01/2007

     Namçe’de saat 7’de uyanıp, kahvaltı falan derken yola saat 9,20’de çıktık. Çıkışta rehberim Lhakpa’dan 3 dağın adını öğrendim.Doğu’da olanı Tamserko,Güney Doğu’sunda Gusum Kangoru, Kuzey Batı’sında ise Kande dağı.Tüm bu dağların manzarasında yol alıyoruz.Yolumuzu tepede bir manastır kesiyor.Budist tapınağı ile birlikte Ama Dablam’ın süper resimlerini çekiyorum.Bu dağ öylesine güzel ki adeta insanı çağırıyor. Budist tapınağındaki yüksekliğimiz 3620 metre. Sonra tekrar inmeye başlıyoruz. Amansız  bir iniş bu. İnişte yorulmuyorum ama dönüşte bu yokuşu tekrar çıkacağımı düşünmek beni fazlasıyla yoruyor .Irmağa kadar iniyoruz.3180 metreyi gösteriyor saatimin altimetresi. Irmakta köprüden geçip yeniden tırmanmaya başlıyoruz. 2 yol var önümüzde.Birinci yolumuz dik ve kısa, diğeri uzun ve çıkışlı. Kısa ve dik olanı tercih ediyorum.3180 metre’den 3860 metre’deki Tengboche’ye kadar 680 metre tekrar tırmanıyoruz. Zaten yürüyüşümüz hep iniş çıkışlarla geçiyor.Gerçi bu iniş çıkışlar benim daha iyi aklitimize olmamı sağlıyor.

      Tengboche’de giriş kapısını iki aslanın koruduğu büyük bir Budist manastırı var.Burada Namche Bazar – Tengboche arasındaki 4,5 saatlik yorgunluğumuzu atmak için çay içiyoruz. Bu arada çay konusunda bilgi vereyim size. Burada kimse bardakla çay almıyor. Boy boy termoslar var ve bu termoslarla alıyorsunuz çayları. Çayın fiyatı yükseklik arttıkça artıyor. Onlarda hazıra öyle alışmışlar ki nane çayı dışında bütün çaylar sallama çaylar. Tengboche ‘de yarım saat dinlendikten sonra 1’5 saat uzaklıktaki Pangboche ‘ye doğru yola çıkıyoruz. 3700 metre’de başlayan sedir -çam karışımı yerini yer, yer tamamen sedir ve ardıç ağacı’na bırakıyor.Yolumuzun üzerinde 2 tane tapınaktan geçiyoruz.Tabi Lakpa’dan öğrendiğim için hep tapınakların sağından geçiyorum. İkinci tapınağı geçtikten sonra Lakpa birden duruyor ve parmağı dudaklarına götürerek sessiz olmamı işaret ediyor.Diğer eliylede fotğraf makinemı çıkarmam gerektiğini anlatmaya çalışıyor.Hızla makinemı çıkarıyorum.Ard arda denklanşöre basıyorum.Karşımızda 3 tane vahşi dağ keçisi.Büyükler kaçıyor ama küçük keçi adeta bize poz veriyor .Daha sonra oda zıplayarak kayıplara karışıyor.Yolda sırtlarında sepetleri odun taşıyan kadınlara selam verirken onları Karadeniz’in cefakar kadınlarına benzetiyorum.

Bongboche’de ‘Shree Dewa Lodge’de konaklıyoruz Burada bizden başka Hollandalı bir çift var. Biraz onlarla sohbet ettikten sonra akşam menümüz olan sebzeli pilavla karnımı doyuruyorum. Sonra elimden düşürmediğim ‘Zülfü Livaneli’nin ‘Leylanın Evi’ adlı kitaba dalıyorum yine. Arkamda bir grup Nepalli kağıt oynuyorlar, tabi parasına ama kimse hırs yapmıyor. Hepsi gülüyor.Beni de davet ediyorlar.Oyun bizim 104’e (konken) benziyor. Bir el oynayıp yine kitabıma dalıyorum. Saat 9 gibi odama çekildim ve kitabımı bitirdim. .Saat 10 gibi uyudum.Daha doğrusu yüksekliğin verdiği sersemlikle yarı uyur                   yarı uyanık sabahı ettim.Ara sıra kalkıp yıldızları seyrettim.

    09/01/2007

    Bu sabah yarı uykulu halimden 7 gibi tam uyanık halime geri döndüm. Kalkıp Hollandalıları Namçe Bazar’a uğurladıktan sonra kahvaltımı ederek Dughla’ya doğru yola çıktık.17,30.Şu anda Dughla da sıcacık sobanın başında bu satırları yazıyorum. Birazda kestane olsa hiç fena olmazdı hani.

    Bugün ilk defa zorlandım. Bongboche’den sonra 4000 metrenin üzerinde yol alıyoruz.Benim gibi deniz seviyesinden geliyorsanız 4000 metre ve üzeri ciddi riskler içerebiliyor.Bunların başlıcaları ise beyin ve akciğer ödemleri.Bunlara dağ hastalığı diyoruz ve aklitimize olamamaktan kaynaklanıyor.Yükseldikçe havadaki oksijen miktarı azalıyor.

       Şöyleki ;

      YÜKSEKLİK         OKSİJEN MİKTARI

      Deniz kıyısında            %100

      1000m                           %88

      2000m                           %73

      3000m                           %68

      4000m                           %60

      5000m                           %53

      6000m                           %47

      7000m                           %41

      8000m                           %36

      8850m                           %33  

Oranlar yukarıda belirttiğim gibi.Yani şu an soluduğum havanın içerisinde %60 oksijen var.Buda benim daha çabuk yorulmama sebep oluyor.

    4240 metrede görüp resimlediğim büyük boy bilardo masası ise tam bir şok oldu benim için.

Çünkü Lukla’dan itibaren sadece patika yol var.Ve yerel halk her şeyi sırtlarında taşıyorlar.yani 1-2saatlik taşımadan bahsetmiyorum, günlerce süren taşımalardan bahsediyorum. Bu büyük boy bilardo masası da tamamen sırtta taşınmış.

    Şu an bulunduğum mekandaki bazı fiyatları vermek  istiyorum sizlere:

                   Çay büyük termos    : 600 RP        6 YTL                         1Dolar =70 RP

                   Kaynamış 2 yumurta:150 RP         3 YTL                         1YTL   =50 RP

                   Her çeşit çorba          :150 RP        3YTL

                   Sebzeli pilav              :200 RP        4 YTL

                   Cola                           :200 RP        4 YTL

                  Whıskı  yerel              :250 RP        5 YTL

                   Bira                            :250 RP        5YTL                     :           

Yükseklik arttıkça fiyatlarda artıyor.

     Saat 14 gibi Dughla ya geldik. Hava öylesine güzel ki , güneşin altında 15 dakika şekerleme bile yaptım.Yarım saatlik bir dinlenmeden sonra karşımızdaki 5150 metrelik küçük dağa(küçük dağ

bizim ağrı dağı kadar) aklimilitize olmak için çıkış yaptım.Gerçi bu yorgunluğun üzerine çok zor

oldu ama deydi.5150 metrede güneşin son ışıklarının vurduğu Ama Dablam ve birçok dağın çok güzel

resimlerini çektim. Bu arada güneş  aniden gidiverdi. Güneş gidince buradaki yüksekliği ve soğuğu gerçekten daha iyi anlıyorsunuz. Koşarcasına aşağıya indim. Allahtan geldiğimde sıcacık soba yanıyordu.Yarında Burada  kalıp yüksekliğe alışmak için tırmanışlar yapacağız.

    10/01/2007

      Sabah uyandığımda Ama Dablam üzerindeki kara bulutlar tüm hevesimi kaçırdı.Uzun süredir güzel giden hava her an bozabilir.Bu nedenle 2 gece kalmak için geldiğim Dughladan , bu sabah yürüyüşümüzün son durağı olacak Gorak Shep’e doğru yola çıkacağız.Güneş güzel yüzünü bir gösteriyor bir saklıyor.

      Her sabah olduğu gibi bu sabahta protein ihtiyacımı karşılamak için 2 tane haşlanmış yumurta ile kahvaltımı yaptım. Öğlenleri bir şey yemiyorum.

     Bugün yürüyüşümüzün 5. günü. 4 gün güzel bir yürüyüş oldu. Şayet bundan sonra  aklimilitizede bir sorunum olmazsa  hedeflediğim sürede bu faaliyeti tamamlayacağım.. Tüm bilgilendirmelerde bu yürüyüşün  minimum 9- maksimum 22 gün süreceği  belirtiliyor.Ben bu şekilde devam edersem 7-8 günde tamamlayabileceğim.  Bu hedef şimdilik olabilir görünüyor.hedefe bu kadar yaklaşmış olmak beni bir hayli heyecanlandırıyor.

     Dughla’dan yola çıkıyoruz. İlk hedefimiz dünyanın en yüksek köyü Gorak Shep. Gorak Shep 5180 metrede kurulmuş bir köy. Toplam 6 haneden oluşuyor.

    Bugün oldukça yorucu bir gündü.Aynı gün içinde Doghla’dan Gorak Shep’e gelip 5550metre yüksekliğindeki Kala Patthar zirvesine çıktım. Saat 18 de yeniden otele geri döndük.

   Saat 9,30 da Daghla’da başladı bugün yürüyüşüm.Yola çıkar çıkmaz hemen yokuş yukarı doğru tırmanmıyormusun nefret ediyorum inanın.Tabi ne çare ki yinede söylene ,söylene yola koyuldum. Öğleye doğru bir dağ tavşanın fotoğrafını çektim.Bu kadar hızlı bir şekilde bu kadar yükseğe çıkmak pek iyi olmadığı için bir taraftan etrafı seyrederken bir taraftan da vücudumu dinliyorum.Gorak Shep’e gelmeden büyük Khumbu  Buzulu’nu gördük . Manzara inanılmaz. Nuptse (7861m) nin  devasa gövdesinin altında çok uzun bir buzul. Ve sonunda dünyanın en yüksek yerleşim birimi olan Gorak Shepe geldik.Burada6 hane ve  4 otel var.10 kişi sürekli yaşıyormuş burada .Düşünsenize Ağrının zirvesinde bir köy ve şu an biz 5180 metrede bir köydeyiz.

        Gorak Shepte Snovland İn Hotel’e çantamızı bırakır bırakmaz Lakpaya ‘hadi Kalapattar zirvesine’ dedim Doğal olarak ta Lakpa patladı ‘ben yıllardır rehberlik yapıyorum , ama ilk defa 5 günde Gorak Shepe geldim ve yorgunum’.Fakat onu razı etmek zor olmadı.Saat 15 de dağa tırmanmaya başladık.Tırmandıkça Everest in çok güzel görüntüsü belirmeye başladı.Çıkış oldukça zor oldu.Tüm günün yorgunluğu üzerine 400 metre daha tırmanmak akıl karı değil..Ama ben kafaya koymuştum.. Böyle yaparak bir taşla iki kuş vurmuş oldum Hem uyuyacağımız yerden daha yükseğe çıkarak aklimalitize olduk , hemde yarın bir gece daha bu kadar yüksekte kalmamış olacağız.Yarın sabah erken kalkıp Everest Best Kamp a gideceğiz.Sonra geri dönüş başlayacak .Bakalım 5 günde geldiğim Lukla dan kaç günde geri dönebileceğim.Bu arada karımı ve oğlumu çok özledim. Uzun zaman sonra Nihal bu denli gözümde tütüyor (ilginç acep nedendir ),oğlum Cem in hasreti ise bambaşka.   .

     Bu gün  yürüdüğümüz  yolda ilginç bir yere geldik .Önce bir geçitle karşılaşıyorsunuz ,burayı geçince bir düzlük çıkıyor önünüze.Burada sanal bir mezarlık yapılmış.Himalaya’lar da hayatını kaybedenler için birer sembolik taş dikmişler.Dağcılıkta kitaplardan tanıdığımız bir çok isim var .  Buradan geçerken bir kez daha anlıyorsunuz ki  dağcılık dikkatli yapılmadığı sürece  oldukça tehlikeli bir spor. Hem de oldukça ..

         En çok duş almayı özledim.Buralarda duş olayı oldukça pahalı .Gorak Shepte 10 Dolar ödemek gerekiyor.Aşağılara indikçe bu rakam önce 5,sonra 3 dolara düşüyor.Burada 2,5 Litre sıcak suya 8 Dolar ödemeniz gerekiyor.Dünyanın en yüksek kasabasında elektrik var tabi .Güneş panelinden elde ediyorlar elektriği.  Odalarda elektrik  yok sadece lobi, restoran olan yerlerde var. Zor bir  tırmanışın ardından vardığımız Kala patthar da bizi inanılmaz bir soğuk karşıladı.Çok acele bayrakları çıkarıp resimleri çektik.Makineye ayaklığı takmak işin en zor kısmıydı.Tabi sonra nerdeyse koşarak aşağıya indik.İnerken Everest bir iyilik daha yaptı bana ve nefis bir kızıla büründü. Akşam güneşini tam almıştı. Hemen arkamızdaki 7165 metrelik Pomoki dağı da muhteşemdi. Haa bu arada unutmadan ekleyeyim tam zirvede Sarı Gelin türküsünü söyledim.

11.01.2007

     Bugün 7 gibi uyandım ama yataktan 7,30 gibi çıkabildim.Lakpa ile kararlaştırdığımız gibi kahvaltımızı bitirdikten sonra 8,30 gibi Evereat Base Camp a doğru yola çıktık.3 gündür 5000  metrenin üzerinde yaşamanın verdiği bir yorgunluk var üzerimde.Yavaş hareket ediyor, çabuk yoruluyorum.Tabi doğru dürüst bir şeylerde yiyemiyorum hijyenden dolayı! 4 saatlik Gorak Shep _ Everest Base Camp arasını 3 saatte tırmandık..Resimleri çektirip acilen geri döndük.Galiba Base Camp la ilgili 2 şey aklımdan çıkmayacak. Bunlardan ilki oğlum Cem ‘in oyuncağına yaptığım tören (plastik 10 cm lik bir kaykayın arkasına ailemizin isimlerini yazdık .Ve bu oyuncağı buraya gömdüm ,umarım bize mutluluk getirir.)  İkincisi ise orada öylesine yatan helikopter.(2004 yılında oraya inmeye çalışırken kuyruğunun kopması nedeniyle düşmüş. Heybetli dağların arasında bir oyuncak gibi hala duruyor.).Resim işlerini tamamlayıp Gorak Shep teki otelimize geri döndük. Bu arada ben öyle bir hale geldim ki nefes alırken bile yoruluyorum.

     Neyse sabah tembellik edip eşyalarımı toplamamıştım.Çıkıp onları topladım,bayrakları alıp 5180 metredeki son köy olan Gorak Shep te Gorak Shep otel tabelasının önünde bir kez daha resim çektirdim.Ayarları ben yapıyorum,yerini belirliyorum,ayaklığıda hazır edince Lakpa ya denklanşöre basmak kalıyor.

    Dağcılık Federasyonu Fethiye İlçe Temsilciliği bayrağını üzerini yazarak oraya astım .Saat 2 ,30 da Gorak  Shep’ten tekrar geriye doğru yürümeye başladık. Bu gün başladığımdan beri en uzun yürüyüşümü  yaptım.Biraz alçak irtifalara inebilmek için 4250 metre civarındaki Periçeye kadar indik. Akşam hava kararıp saat 6,30 u gösterdiğinde biz konaklayacağımız yerin kapısına dayanmıştık.Bu gün Everest Base Campta 3500 metredeydim.Şimdi ise 4250 metredeyim,yani 1100 metre aşağıda.Bu akşam rahat bir uyku çekeceğimi umut ediyorum.Yarın ise uzun bir yürüyüş olacak.Bugün yürüyüşe başladığımın 6. günü.

  13/01/2007

    Dün gece yükseklere oranla daha rahat uyuyabildim.Pheriche  dere  yatağına kurulmuş bir yer.Burada bilardo bile var.Temiz ve güzel bir otelde uyuduk.Sabah kalktığımda hemen, hemen hiç iştahım yoktu.Yolda bir şeyler yerim diye kahvaltı yapmadan yola çıktık.İlk hedefimiz Mimba nın oteli olan Zam_Fute idi.Lakpa yol uzun diye sızlandıysa da yolda bakarız diye onu teselli ettim.Yolda aklıma burasının Motor krosla geçilebileceği geldi ..Bunu Serkanlara iletmeye karar verdim.Sanırım bu dünyada ilk kez olacak Katmandu_Gorak Shep.Sponsor bazındada zorlanılacağını sanmıyorum.Uzun uzun yürüdük.Saat 1,30 da Namçe Bazar a geldik.Burada elmalı kek ve kahve öyle harika oldu anlatamam.Tabi şimdi güzel demlenmiş bir çay için 20 doları gözden çıkarabilirim.Geriye dönüşlerde daha rahat gözlemlerde bulunabiliyorsunuz.Giderken etrafı seyredip ,resim çekmekten dolayı birçok şeyi gözden kaçırabiliyorsunuz.

   Burada her şey o kadar basit şekilde oluşturulmuş ki hiçbir şey anlaşılmaz değil.Hani bizde bir söz vardır’Yaşam , tarlada buğday, fırında ekmek kadardır.Tarlaya buğdayı kimin ekip biçtiği ,hangi değirmende öğütüldüğü ,nasıl satıldığı, hangi fırında piştiğinin aslında çokta önemi yoktur.Önemli olan Buğday_ Ekmektir.Burada bunu tüm çıplaklığı ile gözlemleyebiliyorsunuz.Jiri den itibaren araç yolu yok.Yolda tanıştığımız 14 yaşındaki Sita daha hayatında gerçek bir araç görmemiş.Sadece gazete ve televizyonda görmüş.Yol olmadığı için teknoloji henüz ihtiyaç haline gelmemiş.Mimbaya ‘sana bir çamaşır makinesı alalım ‘ diyorum,’he  tamam bir o eksikti, alda  kocam beni boşasın’ diyor.Yolda sürekli eşya taşıyan insanlarla karşılaşıyorsunuz.Her biri en az 25_30 kg taşıyorlar.Lakpa ya neden taşıma işinde yak öküzlerini kullanmadıklarını soruyorum.Yaklarla taşıma daha ucuz ama insanlar taşıyor eşyaları.Cevap ilginç:’Şayet eşyalarımızı yaklara taşıtırsak insanlar ne yapacak? Yak sahibi 2, 3 kişi zengin olur diğer insanlar parasız kaldığı için adaletsizlik başlar.Oysaki bizim buralarda hiç işsiz insan yok.Mutlaka bir yerden bir başka yere taşınacak yük vardır.Böylece insanlar huzurlu yaşar’.İşte yaşam böylasine basit ve böylesine yaşanabilir.İnsanlar sizinle gözünüzün içine bakarak konuşuyorlar,asla gözlerini kaçırmıyorlar.Selam, günaydın, sağ ol gibi tüm kelimeler için iki elinizin avuç içlerini birbirine yapıştırmanız  ve Namaste demeniz yetiyor.

    Yol üzerinde bir sürü çocuk ellerini birleştirip sizi  Namaste diye selamlıyorlar.Asla bir şey istemiyorlar.Ama verirseniz de şükranla ellerini birbirinden ayırmadan hediyeyi  başlarını öne eğerek kabul ediyorlar.En çok makbule geçen hediye kalem , hele birde kalemler kuru boya olursa…

Çikolata ikinci sırada geliyor. Sonra ,sonra bir çocuk neler istemez ki.Gerisi artık size kalmış

       Şayet burası ile ilgili bir kitap yazılsa adı bana kalırsa ‘inişler ve çıkışlar ülkesi ‘olurdu.Yürüyüş boyunca o kadar çok inip çıkıyorsunuz ki, bazen bıkkınlık veriyor.Toplamda 2840 metrede Lukla dan başlayan yürüyüş 5550 metredeki Kalapatthar da bitiyor.VE 2710 metre yükseliyorsunuz.Fakat okadar çok yokuş çıkıyorsunuz ki bu rakam 6500 metreyi geçiyor.Örneğin ;4910 metredeki Lobuche den 5140 metredeki Gorak Shep e ulaşmak için bile 12 defa inip çıkıyorsunuz.Bunlar 40_50 metrelik iniş çıkışlar ama yüksek irtifa öylesine yoruyor ki.O zaman ister istemez isyan ediyorsunuz

Saat 17,30 da geldiğimiz Zan_Fute deki Mimbanın otelinde Mimbanın, çocuklarının yanına Katmanduya gittiğini öğreniyorum.Hava kararmak üzere ,bir süre devam edip etmemekte tereddüt ediyoruz.Sonra bir süre daha yürümeye devam kararı alıyoruz.Saat 6 gibi hava kararıyor.Biz gözlerimiz karanlığa alıştığı için yola devam edebiliyoruz.2_3 evden oluşan bir yerleşime geldiğimizde ise gözlerimiz ışıkları görüp alıştığı için yola devam etmek imkansız hale geliyor.Lakpa bir yerde konaklamamız gerektiğini söylüyor , ben  ona Lukla ya ne kadar kaldığını soruyorum.Yaklaşık 2 saatlik yürüme mesafesinde olduğumuzu söylüyor.Ona nasıl olduğunu oraya kadar yürüyüp yürüyemeyeceğini sordum ,oda bana kendisinin iyi olduğunu yolun hep çıkış olduğunu benim  dayanıp dayanamayacağımı soruyor.’Denerim’ deyip çantamdan kafa fenerimi çıkarıp yola devam ediyoruz.Bir süre sonra yokuş öyle dayanılmaz hale geliyor ki kendi kendime konuşmaya başlıyorum.Lakpa ‘ne oluyor bu adama ‘dercesine bakıyor bana.Saat 9 gibi Lukla da oluyoruz..Ama ben bitmiş bir haldeyim.İlk defa odasında duş olan bir otelde kalıyorum.Hemen atıyorum kendimi sıcacık suyun altına ,o yokuşu bile neredeyse unutuyorum.Sıcak duş, arınıyorum,dinleniyorum,uyuyorum hem de deliksiz.

     Sabah 7,30 da Lakpa uyandırıyor beni .İstemeye ,istemeye kalkıyorum.Uçağı kaçırmak istemiyorum.Küçük bir kahvaltının ardından Katmandu dan gelecek uçağı beklemek için Hava Limanına geldik.Burası 250 metre uzunluğunda bir pist ve küçük bir binadan oluşan bir yer.Hava limanını görünce  ‘Katmandu ya kadar yürüsem mi acaba ‘ diye düşünmedim değil doğrusu.

     Nedendir bilmem ama burada çok karga var, yer ,gök karga desem yeri var.Koloniler halinde yaşıyorlar , dolayısıyla korkunç gak sesinden başka ses yok etrafta.

     Nepal de turizm demek her şey demek,bu yüzden bizlere çok iyi davranıyorlar.Kendilerine ait bir self kontrolleri var. Her zaman iki fiyatları var.Birisi kendileri için ,diğeri bizim için .Bizim için olan fiyatı iki kat düşünebilirsiniz.

                   11,30 gibi uçağımız  geliyor , Uçak ‘Allaha  emanet ‘ deriz ya işte aynen öyle.Havalanıyoruz ve sarsıla, sarsıla Katmandu ya geliyoruz.Uçak 18 kişilik , çift pervaneli Mr. No uçağı.Pilot ta öyle bir tipti zaten.Katmandu Hava  Limanı  inişe müsait olmadığı için  şehrin üzerinde fazladan 4 tur atıyoruz.İstemekle olmayacağını biliyorum ama bir an önce inmek istiyorum.Sonunda kazasız belasız iniyoruz.Taksici ile sıkı bir pazarlıktan sonra (500 rupiden 200 rupiye)Otel Mendopa dönüyorum.Otelde bazı eşyalarımı yıkayıp kendimi dışarıya atıyorum.MP3 e biraz Nepal melodileri yükletiyorum .Sonra güzel bir yemek yiyorum.Akşam da Lhasa bara gidip biraz rock müzik dinledim.Konuk olarak katılan bir gitarist ve bir piyanistte güzel bir resital sundular bize

    15/01/2007

   Bugün doğum günüm.Bir yaş daha ölüme yaklaştım.İnsan 35 yaşına kadar seviniyor doğum gününe .Ama 35 inden sonra garip bir  acı yerleşiyor insanın yüreğine, bir mektubun köşesini yakar gibi.Oysaki dünyaya geldiğimiz andan itibaren geri sayım başlıyor . Ama benim büyük şair Nazım Hikmet’le aynı günde doğmam bana bir nebze olsun teselli veriyor.Neyse bu kadar karamsarlık yeter .İyi ki doğdum.

 .                :   .

      Dün sabah Pokaraya gelmek için saat 6 da kalktım. Pokara 7 arabasına bileti otelden almıştım. Buradaki bütün oteller her türlü bileti satıyorlar. Akşamdan hazırladığım çantamı alıp otobüsün hareket edceği kraliyet sarayı yanına yürüyerek gittim. Otobüsümüz 2. dünya savaşından kalma bir Tata idi.7,5 saatlik yorucu bir yolculuktan sonra Pokaraya ulaştık.Yol boyunca bir ırmağı takip ederek geldik.Tabi bu taraflar daha sulak ve tropikal.Her türlü meyveye sahipler.Topraklar daha verimli ve kullanılabilir.Buda daha refah bir yaşamı beraberinde getirmiş.Yolda gelirken iki yerde mola verdik , ikisinde de yolcular ve şoför elleriyle ballandıra ,ballandıra pilav yediler.Galiba biz balığı elle yerken Avrupalılar bize benim şu an onlara baktığım gibi bakıyorlar.Pokara Guest House da kalacağım diye gelmiştim.Fakat burası çok eski ve bakımsız olduğundan daha göle yakın bir yerden otel aradım.Sonunda göl manzaralı bir odayı 300 RP ye yani 7 YTL ye buldum.Otel temiz  üstelik merkezde.

 Burası ilk bakışta Hisarönü’nün biraz da ha bakımsızı. Evler tıpkı Ovacıktaki gibi, yani  film platosu gibi anayol üzerine döşenmiş, arka taraflar boş. Her yerden telefon kabloları sarkıyor. Ama kışın bile açık, çok fazla müşteri yok belki ama kesinlikle kapatmıyorlar.Burası Katmandu ve Khulumbu bölgesine göre daha derli toplu.Turizm refahı getirince ister istemez değişim başlamış.Ama ne olursa olsun bazı şeyler hiç değişmiyor.Ortalıkta burun karıştırmak ve alenen her yere tükürmek gibi.Dedim ya bizim oralara çok benziyor diye.Paraşüt sporu burada da önemli turizm geliri.Kişi başı her şey dahil 75 dolar alıyorlar.Şayet uzun uçmak isterseniz rakam haliyle yükseliyor.35_40 dakika uçmak isterseniz ödeyeceğiniz ücret 75 dolar oluyor.

      Caddede yürürken kendinizi Hisar önönde yürüyor gibi hissetmemeniz için hiçbir neden yok.Dedim ya burası Hisar önünün 5 yıl önceki hali.

       Buranın en iyi sezonu Ağustos_Eylül_ Ekim _Kasım 4 ay.  Sonra Mart  Nisan.  Aralık _Ocak _Şubat a ise yarı sezon diyorlar.Mayıs_ Haziran _Temmuz ayları Muson Yağmurları nedeniyle ölü sezon olarak geçiyor.Tabi mekan turistik olunca damak tadınıza uygun yemekler yapan restoran bulmak çok ta zor olmuyor.Dün akşam balık cips yedim ,bu sabahta güzel bir mantarlı omlet.Güneşli bir havada bir tarafı göle bir tarafı caddeye bakan Himalaya restoranında bir yandan çayımı içerken bir yandanda bu naçizane satırları yazıyorum.Trek konusundaki kararımı bu gün vereceğim.Ama sanırım Anapurna Base

Camp yapacağım.

    16/01/2007

        Yarın sabah 6 da Anapurna Base Camp a gidiyorum.Dün akşamüzeri burada olduğunu bildiğim Margaret le tesadüfen karşılaştık.Margaret Colins benim Fethiye den müşterim.Apple Estate den ev aldı.Halen Fethiye de yaşıyor, ama yılın 2 ayını burada geçiriyor.O ve arkadaşları ile yemek yedik.Daha sonra bugün buluşmak üzere ayrıldık.Fakat onlarla buluşmadan önce tesadüf eseri gördüğüm Pokara Rotari Club toplantısına katıldım.Türkiye den  yanımda getirdiğim 2440. Bölge Rotaryan bayrağını Pokara Rotaryanlar ile değiştirdik.Toplantı sırasında bana düşüncelerimi aktarma fırsatı verdiler.Pokaranın Fethiye _Ölüdeniz e çok benzediğini belkide bu yüzden burayı sevdiğimi söyledim Ama iş veren ve iş adamları olarak iki şey konusunda (burun karıştırma ve yerler tükürme)Rotaryanların  aktif olarak eğitim görevi almalarını anlattım, yada anlatmaya çalıştım.Gerisi artık onlara kalmış.

     Bugün saat 10 gibi Margaret  ve arkadaşlarıyla yeniden buluşup benim uçmam için single paraşüt bulmaya çalıştık.Ve iki yerden söz aldık.Anna Purna Base Camp dönüşü inşallah byrada uçacağım.Yanımdaki tüm bayrakları paraşüyüme bağlamak istiyorum.Akşam üzeri biraz alışveriş yaptım.Sonrada çantamı toplayıp uyudum.

       17/01/2007     Saat 17:30

      Bugün saat 5,30 da kalkıp hazırlandım.Her zaman olduğu gibi yataktan çıkmak zor oldu.Saat 5,55 te gerçekten akşamdan sözleştiğimiz gibi taksi geldi.Önüme konan 6 günlük rehber ücretini reddettim ve sadece 3 günlük ücreti ödedim.Sonra yola çıktım.Yolun yarısını geçmiştik ki telefonunu mu otelde unuttuğumu anladım ve  geri döndük.Bu bana 500 RP ye patladı yani 10 YTL.Telefonumu masanın üzerinde buldum, aldık ve Pokohara dan Phedi ye doğru yola çıktık.30 dakikalık bir yolculuğun sonunda taksici bizi bir dağın yamacında bıraktı.Daha Bismillah demeden başladık Phendi_Dhempus arasını merdivenle çıkmaya.İstisnasız 1 saatlik çıkıştan sonra merdiven bitti ama toprak çıkış devam etti.Bu arada Dhampus ta ki kontrol noktasına geldik .Şanslıydık çünkü kimse yoktu.Bu gün ilk defa hayatımda doğal yaşamlarında maymunları gördüm.Türkiye den gelince garipsiyorsunuz tabi ,yolumuzun üzerinde 3.4 sürü.Ama hava nemli olduğu için resim çeksek de güzel çıkmayacak.

     Bugün gerçekten çok yürüdük. Sabah 7 den akşam 5 e kadar. Sadece Tokla da 30 dakika yemek molası verdik ve onun haricinde hep yürüdük. Rehberimizin adı Remzi. Biraz saf birine benziyor ama bakacağız  artık.

    Yine bugün Phendi_Dhampus_Pothana _Bhichok Devrali_Tolka(Tolga)_Landruk_Neuu Briç Jhinudan da ya kadar yol katettik.Yarınki hedefimiz , Devrali yada Bagon , yani Base Camp tan önceki konaklama yerlerinden biri.3. gün ise şayet hava güzel olursa Anapurna Base Camp yapıp dönüşe geçmek.Kalmak için geldiğimiz Jhinudanda  da başka bir yolun daha iyi ve kestirme olduğu söylendi.

Taksi ile Phendiye kadar değil Nayapuka kadar gelip yürüyüşe oradan başlarsanız en az 3 saat yolun kısalacağı söylendi. Tabi zaten yürüyüşe çıkmış birisi için yolun uzayıp kısalmasının bir önemi pek yoktur. Burası da iniş ve çıkışlarla dolu.Bugün yolculuğa Pokaradan başladığımızda yükseklik 900 metre idi, Phendi den çıkışa başladık ve 2200 metreye çıktıktan sonra 1350 metreye düşüp tekrar 1800 civarına çıktık.Burada yürüyüş iniş ve çıkışlarla devam ediyor.Anapurna Base Camp a yürürken diğer Everest Base Camp bölgesi (Khumbu) arasındaki bariz gelir farkını görebiliyorsunuz.Ayrıca Everest Base Camp  a doğru tırmanırken  sadece  Çam, Sedir ve Ardıç ağaçları size eşlik ediyor,  tropikal havayı içinize çekiyor , o havayı hissedebiliyorsunuz.İki adam boyu eğrelti otları, bakarken başınızı döndürecek uzun ve sık ağaçlar ,en güzeli ise tepesini asla göremeyeceğiniz dağlar.

    18/01/   2007   Saat 19.23

    Çok yorucu bir yürüyüşün ardından şu an Durali deyiz .Sabah saat 8.30 da başladık yürüyüşümüze.Bu yolculuğun başında da yine bir sürü merdiven çıktık.Sonrası ise meşe ormanları içinde geçen bir gün.Himalaya kasabasına (daha doğrusu köy) geldiğimizde saat 16.45 ti.Devam edip hedefe bir adım daha yaklaşmak için yürüdük.Ama sanırım hata yaptık.2300 ler de başlayan kar2500 metreden sonra donmuş buz olarak çıktı karşımıza.Aşağısı yüzlerce metreye varan uçurumlarla dolu olan patikalardan geçerek Durali ye geldik.Yolculuğun son yarım saatini tamamen karanlıkta tamamladık.Everest Kalapatthar da 5500 metrede bile kar yoktu ama burada 2300 den sonra hep kar vardı.Şimdi akşam saat 7.30 civarı.Dal_bat ımı yedim .Rhemzi bize dün  akşamki gibi Nepal şarkıları söylüyor.

Lodgede ki gibi Nepalliler ona eşlik ediyor.

           Dal_bat nepal in milli yemeği.Sebze karışımı ,pilav ve yeşil mercimek çorbasından oluşuyor.Bu gün kendime extra bir ziyafet çekip patates cipsi yedim.İçinden geçtiğimiz orman müthişti , her karesi insanı büyülüyor.Shangrila Guest House de kalıyorum.

     19/01/2007

        Saat 7,45 gibi kalktım.  Her zamanki gibi klasik kahvaltımı yaptım( 2 yumurta ve ekmek).Ama burada da tost ekmeği olmadığı için burasının sahibi Lanka bana bizim Anadolu da yapılan pişi benzeri bir şey yaptı.yağda kızartılmış hamur.Saat 8.30 da Anapurna Base Camp a ( ABC) doğru yürümeye başladık.Bu yürüyüşün oldukça zor bir yürüyüş olacağını tahmin ediyorum.Çünkü bulunduğumuz 3160 metre den 4160 metre ye çıkacaktık.Yaklaşık 1000 metre.Tabi siz birde bunun içine iniş çıkışları koyarsanız bu rakam 1500 ü bulabiliyor.Fakat biz sadece çıkış yaptık.Durali den ABC ye 5.30 saatte yürüyebildim.Çünkü yolumuz oldukça buzluydu , kaymamak için baya çaba sarfettik.ABC ye varmadan önce MBC ye (Base CAMP) a uğramadan geçtik.Aslında amacım geriye dönüp aşağılara inmekti ama sonra burada konaklamaya karar verdim.Çünkü Durali ye geri döndüğümde saat nerdeyse 5.30 a gelmiş ,hava ağırdan kararmaya başlamıştı.

      Burada ısınma hayli ilginç.Masanın altına bir gaz ocağı koyuyorlar.Masanın dört tarafı kapalı.Ve bu gaz ocağı gece boyunca yanıyor.Bu sistemle ayaklarınız ısınıyor tabi vücudunuzda ısınmış oluyor.İlginç olduğunu söylemiştim.Buraya geldiğimden bu yana ilk defa bir otelde 2 gece kalıyorum.Saat 2 civarı ABC deydim.Resimler çektim.Fakat biz tam oraya girmek üzere iken koyu bir sis bastırdı.Sadece tabelanın önünde resim çekebildim.Arkamda  muhteşem görüntüsü ile Annapurna bana resim vermedi.Fakat giderken birkaç kare çekebilmiştim.Şayet yolunuz Pokara ya düşerse mutlaka Pokara Stek House uğrayın.                       .             

   20 /01 /2007

Bugün yola çıkışımın 4. günü. Tekrar Chomrong adöndük. Remzi başımda ve bana çok az İngilizcesi ile New Bridge nin neden bu ismi aldığını anlatmaya çalışıyor. Ama ben anlamıyorum. Bugün tembellik edip Devrali deki yatağımdan biraz geç kalktım. Kalktığımda saat 9.30 civarı idi. Aslında erken uyandım ama canım yataktan kalkmak istemedi.

     Kahvaltı etmeden saat 10 gibi yola çıktık..Yola grup olarak çıktık ama daha ilk 10 dakikada grup geri dönüp ABC de bir gece kararı aldı.Dünkü havanın kapalı olması onları böyle bir karar almaya itti sanıyorum.Remzi ve ben yolumuza devam ettik.Bir kez daha o büyüleyici meşe ormanını içinden geçtik.

      Siz hiç hayatınızda 2475 basamak merdiven çıktınız mı? Chomrong a ABC tarafından geldiğinizde tam 2475 basamak çıkmak zorundasınız. Tam tamına 2475  basamak ! Enternasyonel Hotel e yerleştim. Burası tam tepede şahin yuvası gibi bir yer. Tüm vadi ve 2475 basamak ayaklarınızın altında. Burada dikkatimi bir şey daha çekiyor. İnsanın karakterini büyük  ölçüde toprağın şekillendirdiği.  .Dikkat edin  eğer toprak sert ve az ise  insanlarda sert oluyor ve daha dağınık bir yerleşim gözleniyor. Ama şayet toprak yumuşak ise insanlarda karakter olarak daha rahat daha olumlu oluyor.Yukarıda Anapurna Base Camp ta , özellikle Himalaya dan sonra insanlar daha sertleşiyor, acımasızlaşıyor.Dün akşam gece 18. 30 da iki Rusu parası olmadığı için ısınmadan mahrum bıraktılar.Oysa bugün Chamrong dayım.Duş almak bile ücretsiz , biz istemeden ısınmak için ateşi bile yaktılar.Gece boyunca Nepalce şarkılar söyleyip, arada sırada dans ettiler.

     21 / 01 / 2007-

  Bu sabah saat 6. 30 da uyandım. Odam üç tarafı camlarla çevrili ve üst katta. Sol tarafımda güneşin ilk ışıklarıyla aydınlanan Anapurna güney sağ yanımda henüz güneşin ulaşamadığı Machapurnes dağı. Uyumak imkansız gibi bir şey . Sabah kahvaltıyı odamda yapmak istiyorum şöyle yataktan çıkmadan.Ama burada imkansız tabi.Kahvaltı , resim falan derken saat 8 de yola koyuldum.Bu kez ABC ye giderken saymadığım merdivenlerin inişini sayıyorum. 3445. Tam 3445 basamak. Şayet 25 basamak bir kat olarak düşünülürse 145 katlı bir binadan aşağıya iniyorsunuz.ve indim.Dünde 2475  basamak çıkmıştım.

    Dönüşte gittiğimiz yoldan değil de farklı bir patikadan dönüyoruz.Irmağın karşı yakasından.Burası 3 saat kadar daha kısa ama Peni den 1 saat kadarda uzağa çıkıyor.Yola indiğimizde otobüslerin grevde olduğunu öğreniyorum.Sadece taksi var.Onlarda 800 RP lik yol için 1800 RP istiyorlar.Üç kişi birleşip 1500 Rupiye pazarlık ediyoruz.Saat 4.30 gibi Pokaradayım yine.Yol boyunca neredeyse dereye sıfır indik .Derenin getirdiği bereketli topraklarda refahın izlerini sürdüm.Yarın akşam gideceğim Chitumla ilgili hazırlıkları yaptım.

   22 / 01 /2007

    Sabah 7 de kalkıp hazırlandım.7. 30 da otobüs terminalinde hazır vaziyette iken grevin bugünde devam ettiğini ,yolların kapalı olduğunu öğrendim. Geri dönüp Davit in AM/PM Organik Cafe de kahve içtim.

  24 / 01 /2007

    Dün yazamadım , çünkü kendime tatil vermiştim Pokara da kaldığım günü biraz alışverişle biraz da gezi ile geçirdim.Grev Allahtan dün bitti.ve ben Chitwan a geldim.

      Chitwan Nepalde koruma altına alınıp Ulusal Park ilan edilen  bir bölge.İçerisinde vahşi hayat korunuyor.Kaplan , Su Aygırı ,Fil, Bufalo, Maymun,Timsah, Ceylan, Gazel, Ayı bunlardan bazıları.Savraha buradaki bir yerleşim alanının adı.Ama adı Chitwan la o kadar özdeşleşmiş ki  bir çok insan Savraha yada Chitwen ‘Raptı ırmağının kıyısında bir yerleşim.Raptı ırmağı ilerde Narayanı ırmağı ile birleşip Ganj Nehri ne doğru akıyor.Parka giriş ücreti 500 Rupi.Irmak aynı zamanda bir çok göçmen ve yerleşik kuşa ev sahipliği yapıyor.Etraf Balıkçıl kuşlarla dolu.Irmağa sıfır bir otele yerleştim.Odam ırmak manzaralı , tabi 400 Rupi geceliğine ödüyorum.Yaklaşık 8 YTL.Dün ırmakta güneş batımını izledim.Muhteşemdi.

    Sabah uyandığımda göz gözü görmeyecek şekilde sis vardı. Şuan saat 11 e geliyor ve sis yavaş yavaş kalkıyor.Yarın ormanın içerisine safari yapacağız.Rehberimin adı  Deniz.Deniz bu köyden , adının ne anlama geldiğini bilmiyor.Ona Denizin Türkçe anlamını söylüyorum Oda gülüyor.

     Bugün de çok fazla bir şey yapmadım.Bir ara gidip     Q       kontrol ettim, sonrada gelip güneşin batışını seyrettim.Yarın ormanın içlerine doğru gizemli yolculuğumuz başlayacak.

     25 / 01 /2007

    Fil safari için sabah 7.30 da kalkıp 8 de hazır vaziyette bekliyordum.Kocaman bir fil geldi.Bakıcısı onu merdivenle çıkılan yüksek bir yere geri, geri yanaştırıp benim merdivenlerden çıkıp file binmemi söylediğinde hayli heyecanlandım.Hayatımda hiç file dokunmadığım  halde şimdi onunla bir yolculuk yapacağım.Öncelikle şunu söylemeliyim ki fille seyahat hiç mi hiç rahat değil.

Her adım atışta fille beraber sizde bir kere zıplıyorsunuz.15 dakikalık bir fil sırtında  seyahatin ardından  National Parka giriş yapıyoruz. Filin sürücüleri o kadar profesyonel olmuşlar ki  hangi bölgede hangi hayvanı bulabileceklerini biliyorlar Önce bir geyik sürüsü gördük, sonra sırasıyla  Gergedan , Tavus Kuşu ,Maymun ,Yaban Domuzu sürüsü ve adını bile bilmediğim bir sürü kuş gördük.Fotoğraf çekmeye çalıştım ama sanırım çok güzel çıkmadı.Çünkü hava saat 11  e kadar sisliydi . Üstelik o koca Filin sırtında makinayı sabitlemek oldukça zor.Saat 8. 30 gibi başlayan Fil safarimiz 11.30 gibi sona erdi.Tekrar Otele dönüp öğleden sonraki Jiip Safari için beklemeye başladım.İyi ki otele dönmüşüm..

Çünkü Fil Safariye çıkan bütün filler ( toplam 8 tane) nehir e  banyo yapmaya geldiler.Burada inanılmaz bir resim şöleni eşliğinde sahipleri tarafından yıkandılar.Filler öyle akıllı hayvanlar ki şaşırmamak elde değil.Sahiplerinin söylediklerini harfiyen yerine getiriyorlar.Üstelik sahipleri onları demir çubuklarla dövüyorlar. Bu banyo şöleni sırasında nehir sularının

Sürüklediği kocaman bir kütüğü bir filin kıyıya çıkarmasına şahit oldum . İnanılmazdı.

     Öğleden sonra saat 1.30 gibi Jiip safariye katılmak için nehrin karşı kıyısına geçtim.Yarım saatlik bir bekleyişin ardından büyüleyici ormanın derinliklerine doğru yolculuğumuz başladı. Önce Tavus Kuşu Ceylan ,Geyik ,Domuz, Timsah ,Gergedan gördük.Sonra ayağından yaralı olduğu için büyükçe bir alanda tutulan Kaplanı Timsah yetiştirme çiftliğinin yanında görebildik.Timsah çiftliğinde ise yetiştirilip doğaya salıverilen timsahları yakından izledik.Savhara dan başlayan yolculuğumuz ormanın  derinliklerindeki ir kasabada son buldu.. Geri dönüşümüz ise saat 18 gibiydi.  

    Oldukça yoğun bir gün geçirmiş, yorulmuştum. Kendimi balıkla ödüllendirdim. Bir çeşit kefal olan yerel dere balığıyla akşam yemeğimi tamamladım ve artık ertesi sabah Chitwan dan   ayrılabilir duruma geldim.    

   26 /01 / 2007

    Sabah 9.30 otobüsü ile Katmanduya doğru yola çıktım. Normalde 5_5.30 saat gibi sürmesi gereken Chitwan _ Katmandu arası 7.30 saat sürünce biraz gerildim.Şoför canının istediği yerde durup çiş molası verince  (ağaç arkaları tuvalet oluyor) yolculuğumuz baya bir uzadı.Saat 5 gibi tekrar Hotel Mendapa dönmüş , odamda duşumu almış  , rahatlamış bir haldeyim.Katmanduda beni bekleyen güzel sürpriz ise Fethiye den dostlarım Orhanın eşi Bade ve Yakadaki Lodgenin sahibi Mel in aynı otelde olmalarıydı.Mel daha önce Nepalde  bulunduğu için birçok tanıdığı vardı. Tıp eğitimini Türkiye de tamamlayan Dr. Chakra ve eşi Shapra .İnanılmaz güzel Türkçe konuşan iki insan.Bize Nepal misafirperverliğini Türkçe konuşmalar eşliğinde gösterdiler. Daha sonra Mel in diğer arkadaşı 1905 Restoran ta Mel bize ve restoran sahibi arkadaşına karnıyarık yaptı.Bu uzun zaman sonra yediğim ilk Türk yemeği idi.Uzak ta gurbet ellerde öyle iyi geliyorki.

    27 /01 / 2007

    Sabah saat 5 de Bade ve Mel Tibete geçtiler.Benimde bugün Nepaldeki son günüm. Öğleden sonra saat 17.30 da Türkiye ye uçuyorum.Günümün çoğunu alışverişte geçirdim.Bu defa gelirken yaptığım hatayı yapmayıp , sırt çantamı direk İstanbul a verdim.Şu an uçaktayım.Dünyanın  çatısı Himalayalara son kez bakıyorum, buğulu gözlerle.Gözümün alabildiğince ulu dağlar.Aklıma Ömer hoca geliyor, dudaklarımda o hazin türkü.

  Erzurum çarşı pazar sarı gelin oyyy.

      Buraya geldiğimde dostlara çektiğim mesajdaki söz gibi:Burada dağlar öylesine büyük ki aşık olası geliyor insanın.

             GENEL OLARAK  NEPAL- DÜNYANIN  ÇATISI 

            Buraya gelirken gerçekten çok fazla    ne ile karşılaşacağımı bilmediğimden ötürü gördüğüm , tattığım her şey yeni bir algı oldu benim için.

     Ülke kocaman bir inişler çıkışlar, tepeler, dağlar diyarı. Nepal’de hala %72 yerleşim biriminin de araçla ulaşım yok. İnsanlar binlerce yıldır olduğu gibi küçük patikalardan ulaşımlarını yaya olarak sağlıyorlar. Ülkenin turizm dışında da hiç bir dış geliri yok. Sanayi hemen hemen sıfır.. Tarım ise daha çok insanların kendi ihtiyaçlarına yetecek düzeyde yapılıyor. Ekonomi tamamen dışa bağımlı. Halkın %95 i fakirlik, yokluk sınırının altında yaşıyor. Özellikle başşehir Katmandu’da sınıf farkı inanılmaz boyutlarda. Sokaklarda her köşe başında 5-10 çocuk çetesi bali çekip turistlerden para dileniyor. Çok az sayıda yeni araba caddelerde görülebiliyor.    Taksilerin tamamı eski suziki marutti. Kamyon ve otobusler işe neredeyse tamamı                        1950 yapımı Hindistan markası “Tata” dan oluşuyor . Trafik ingiltere ve  kolonilerindeki gibi sağdan direksiyonla işliyor. Trafik düzeni dışarıdan gelen birine göre her ne kadar keşmekeş görünsede ,onlar bu karışıklığın içerisinden tereyağından kıl çeker gibi çıkıyorlar. Taksiler dışında trafikte çok fazla özel araç yok. Özel araçlar kırmızı plaka kullanıyor. Buda özel araçların ne kadar özel olduğunun başka bir göstergesi. Nepalde mevcut araçların %90 ı smart araçlardan oluşuyor.  Geri kalan %10 ise 1950 model kamyon ve otobüsler. Kamyonlarını adeta bir tapınak gibi süslüyorlar. Yollarda çok güzel el işi boyanmış  ve renk cümbüşüyle kamyonlar birer yürüyen  tablo gibi.Bunun yanında trafikte motorların %80 gibi bir sayı üstünlüğü var .  Birde sanırım sadece şehirlere has üç tekerlekli arkasına iki kişinin oturabildiği bisikletler var.Bunlar bizim eski fayton misali. Kısa mesafede çok hızlı ve ucuz çözümler sunuyor.

     Nepal’de şehirlerde ve araç yolu ulaşılabilen her yerde bariz şekilde Hindistan’ın etkisini görebilirsiniz.  Ulaşmayan dağlık alanlarda ise tartışılmaz Tibet kültürünün  üstünlüğü var. Bu yaşamsal alanlarda olduğu gibi  dinde  de kendini hemen gösteriyor. Ulaşımının olduğu yerlerde Hindu dini çoğunluk sağlarken, yolun bittiği yerden itibaren Budizm etkisini artırıyor. Her iki dine mensup insanlarda dindar diyebileceğimiz insanlar. Hindular alınlarına koydukları kırmızı boya (bazı yörelerde kırmızıya boyanmış prinç) ile kolayca kendilerini belli ediyor. Tapınaklarına kendi dinlerinden olmayanları ziyaret amacıyla bile almıyorlar. Dinsel mekanların yanlarından geçerken ellerini üç kez  kalpleri ve beyinleri arasında indirip kaldırarak hem aklımda hem kalbimdesin mesajını veriyorlar. Budistler ise din konusunda biraz daha açıklar. Onlar dinlerini büyük festivallerle kutluyorlar. Onlar için her şey festival yapmak için bir bahane. Yılın 12 ayı  365 günü ülkenin bir yerinde  bir festivale katılabilirsiniz. Sanırım en ilginç olanıda kadınların kocalarının sağlıklı olmaları için yapılan festival.

Bu festivalde ülkedeki tüm budist kadınlar 3 gün boyunca günde sadece bir kez yemek yiyerek kocaları için oruç tutup, dans ederek dua ediyorlar..

    Ülke insanı ,zengini fakiri çok saygılı . İki elinizin avuç içlerini birleştirip “Nameste”  demeniz  her türlü kapıyı açan bir anahtar gibi. Nameste  merhaba, sağol, hey,çok çok teşekür ederim, hoşçakal, hoşgeldin gibi bir çok sözcüğü karşılıyor. Aynı zamanda bir saygı ifadesi. Size birşey ikram etmek istediklerinde bile iki ellerini birleştirip, kafaları önde iki elin baş ve işaret parmakları ile sunuyorlar.

    Nepalde her zaman iki farklı fiat uygulaması var.Birisi yerel halk için diyeri ise turistler için.Bu oran %50den hiç bir zaman az değil.Vasıfsız bir işçi aylık ortalama 4000-5000 rupi alıyor yani yaklaşık 70 dolar yada 100 yeni Turk Lirası. Hal böyle olunca çifte fiat bir devlet politikası haline dönüşüyor. Örneğin Katmandu –Lukla arası bir turist 100 dolar öderken bir Nepalli 30 dolar ödüyor. Pazarlık yapmak bu ülkenin neredeyse bir kültürü olmuş. Onlar bir fiyat söylüyor , sonrada size dönüp siz ne verirdiniz diye soruyorlar. Gerisi tamamen sizin pazarlık gücünüze kalmış. Turistseniz her türlü etkinliğiniz için ayrı ayrı ödeme yapmanız  gerekiyor. Yani permit (vize) almadan adım atmanız yasak. Bu izin alma işi hiç bir şekilde bürakrasiye boğulmadan tamamen seyahat acenteleri aracılığıyla alınıyor. Kışın çok sık kontrol olmasada  sezonda sürekli kontrol yapılıyor. Şayet ödeme yapmamışsanız dört katı ödeme sizi bekliyor olacak.

    Nepal de Haziran Temmuz ve Ağustos ayları dışında yılın dokuz ayı turizm yapılabiliyor. Sadece bu üç ay içerisinde muson yağmurları nedeniyle sezon tatile giriyor.

     Katmandu başşehir olması ve ülkenin ortasında olmasından dolayı adeta bir dağıtım merkezi gibi .Pokara yıldızı yeni parlayan bir turizm kenti olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Ülkenin sahip olduğu maden yatakları ise henüz neredeyse el deymemiş bir şekilde duruyor. Kimbilir belkide büyük patron Amerika kendisine saklıyordur. Şimdilerde Türk Enka şirketi Katmandu’da bölgenin en büyük Amerikan elçiliğini yapmakla meşgul. En meşhur trekking yolu  şayet araçla gidiyorsanız Jiri’den başlayıp 22 gün süren veya uçakla geliyorsanız Lukladan başlayıp 14 gün süren ve 5550 metredeki Kala Patthar zirvesi ve 3364 metredeki Everest Bace camp ta biten zorlu etap. Kala Patthar zirvesinden Everest, Nupse,gibi görselliği güzel olan dağların inanılmaz manzaralarına ulaşabiliyorsunuz. İkinci  en çok kullanılan trekkinğ rotası ise 8091 metre yüksekliğindeki Annapurna Bace Camp  rotası. Bu rota aynı zamanda Machhapuchhre (fish tail- balık kuyruğu) bace Campınıda kapsıyor. Katmandu ve Pokara’nın hemen altında yer alan Chitwan ise içinde barındırdığı vahşi doğasıyla en çok uğranılan yerlerden birisi. Burada doğal ortamlarında maymun, timsah,gergeden, kaplan, geyik,ayı,fil gibi bir çok  hayvanı görmeniz olası. Çok rahatsız bir yolculuk olsada fil safari en meşhur turu.

      Nepallilerde kendi aralarında bizler gibi sert ve yüksek sesle konuşmayı  seviyorlar. Şayet gözlerinizi kapatırsanız onların konuşurken kavga ettiklerini sanabilirsiniz. İnsanlarda genelde işsizliğin hakim olduğu bir miskinlik gözlemliyorsunuz.Ama koca  dağlardaki teraslanmış uçsuz bucaksız setlere bakıp bu insanlara miskin demek galiba biraz bu insanlara haksızlık olur.

     Tüm üçüncü dünya ülkelerinde (geri kalmışlığın bir başka adı) oldugu gibi Nepal’de de şehir planlaması hiç oluşmamış. Her şey karmakarışık. Katmandu’da sadece turistlere özel bir bölge oluşturmuşlar. Onun dışı tamamen varoşlardan oluşuyor. Buralardaki evler genelde 25-30 metre kare. Bir çoğunun içerisinde mutfak yok. Hemen kapının dışına konan bir masa mutfak görevini görürken genelde bu kulübeler tek göz basit odalardan oluşuyor. Tuvaletlerin tamamı dışarıda. İçeride bir köşe ocak yeri olarak kullanılıyor. Duman yarı açık olan çatıdan direk dışarıya gidiyor. Kadınlar çamaşır ve saç yıkama işlerini büyük bir tören havası içerisinde derelerde yapıyorlar. Saçlarını yıkarkende üstlerini çıkarmaktanda hiç çekinmiyorlar. Cadde ve sokaklarda  el ele veya sarılarak yürüyen insan yok.

      Turizme bağlı imitasyon sanayi en önemli geçim kaynaklarından biri.En çok taklit edilen marka “The Nourth Face” sonra da  tüm markalar.  Orjinalini 400 dolara alabileceğiniz bir çantayı burada  imitasyonunu  25 dolara bulabilirsiniz.

    Nepal’in en meşhur yemeği “dal-bat”. Dal yeşil mercimek çorbası bat prinç demek. Büyükçe bir yayvan tabağın içerisine bolca yağsız pirinç pilavı ,küçük bir tasın içerisine yeşil mercimek çorbası, yanınada isterseniz et parçaları,isterseniz ateşte az pişmiş sebze parçaları. Dalbatı elle  mıncıklayarak yemeği çok seviyorlar. Tüm sebzeler çok pişirilmeden servis ediliyor.Genelde acı seviyorlar.  Diğer yemeklerin tümü baharatlı. Kurutulmuş et be balık kullandıklarından baharat bunların tadını bastırıcı bir işlev üstleniyor. Köri  baş baharat olarak tüm yemeklerde işlevsel olarak kullanılıyor. Sanırım burarada turistler açısından en büyük sorun hijyen. Hijyen Nepalde neredeyse imkansız.Yemeklerin yapıldığı her yer kat kat yağ bağlamış bir şekilde .Dağlık alanlarda birde buna kurutulmuş et balık olayını eklerseniz zaman zaman hijyene bağlı bağırsak sorunlarını sıkça yaşayabiliyorsunuz. Mutfak olarak hemen kapılarının önünü kullandıklarından bulaşıklarıda hemen orada yıkıyorlar. Dolayısıyla burada tüm kapılarının önünü nemli yiyecek artıkları alanına çeviriyor. Gerisi tamamen sizin midenizin kaldırabilirliğine kalmış.

    Ve dağlar. Sanırım Nepal deyince en çok yazılması gereken bölüm. Şu ana kadar 5550 metredeki  Kalapatthar tepesine çıkıpta  8848 metrelik Evereste aşık olmayan yoktur. Oraya gitmeden bir dağcının nasıl olupta bu kadar büyük riskleri göze aldığı anlatılamaz. Geçenlerde ölen iki dağcının ardından söylendiği gibi “bazen dağlar çağırır ,gitmek gerek”. Bu karşı konulamaz bir çağrıdır. Özellikle bünyesinde dünyadaki14 adet sekizbinlik dağdan 7 tanesini ve en yükseği Everesti  barındıran Himalaya’lara yolculuk birçok dağcı için bir rüya gibidir. Ben ,bu rüyayı gerçekleştirebilen  ender ve şanslı dağcılardan biriyim sanırım. 

     Sevgili dağcı, gezgin  dostum , Likya’nın dağları ve yayları kitabının yazarı Ömer Faruk Gülşen’in dediği gibi “dağlar şarkı söyleyince bulutlar dans edermiş” . Dünyanın çatısı olan , saygılı insanların  inişler çıkışlar ülkesinde ben şarkımı söyledim bulutlar dansetti ,

6-8 NİSAN KAŞ PARAŞÜT FESTİVALİ ETKİNLİĞİ – ETKİNLİK RAPORU

06/ 04/ 2007

11.20    Bisikletle Fethiye’den  kaşa hareket

11.50    Esenköy kavşağında karar değiştirme ve Bozyer ,kabaağaç,minare demirler dağ yoluna yöneliş.

12.45    Bozyer  tepesine varış.

14.15     Zorlu bozyer tepesine çıkışın ardından iniş çıkışlı bir yolu takip ederek kabaağaç köyüne geldim. Buradan ana yola çıkabilme imkanı varken ben yine dağ yolunu takip ederek minare Köyüne geçtim oradan demirler köyüne inip Eşen kasabasının 10 km öncesinde anayola ulaştım. 

14.50     Eşen kasabasında mola verip kendime yolda yemek için elme aldım.

16.10    ana yol güzargahını takip ederek patara kavşağına geldim.

16.40    Zorlu yeşilköy rampaları başladı burada .burada çıkış öncesi başlayan hafif yağmur nedeniğle ikinci molamı  verdim. Mola sadece 5 dakika sürdü.

17.30    Kalkan tepesinde yorgunluktan bitmiş bir vaziyette idim. Neyseki Kalkan’ın çıkışına kadar olan yaklaşık 4 km yi pedel basmadan yokuş aşağı dinlenerek indim .

19.05     Kaş’a varış.

07.04.2007

07.00    kalkış kahvaltı hazırlanma

09.00    İlk uçuş için dağa hareket.

10.45     İlçe merkezinden pikaplar ile 45 dakikalık kara yolculuğu sonrası tepeye varıyoruz. Buradan ilk uçuşum olduğu için önce kalkanları izliyorum. İniş Kaş limanına yapılıyor. 25-40 dakika arası süren uçuşta, Kaş ilçesi, civar köyler ve Yunanistan’ın Meis adası kuşbakışı görülebiliyor. Pistin irtifası 670 metre. En iyi kalkış rüzgarı, hakim yön olan güneybatı. Pist, 4 paraşütün rahatlıkla sığabileceği genişlikte. İnişten sonra durmadan bir kez daha tepeye hareket ediyorum.

  1. Rahat bir uçuşun ardından inişimi gerçekleştirdim.

14.00    Biraz dinlenip öğlen yemeğinin ardından yine bisiklettle Fethiye’ye hareket ettim.

18.00     Eşen girişinde bisikletle yaptığım yolculuğa son verip araçla fethiyeye döndük.

FALİYETİN HİKAYESİ

 4 Nisan 2007 günü ortağım yusuf tokgözden Kaşta paraşürt festivali olduğunu duyunca uzun süredir yapamadığım uçma faliyetini gerçekleştirebileceğim için sevindim. Yine çok istediğim uzun yol bisiklet  için bu fırsatı değerlendirdim ve kaşa bisikletle gitmeyemeye karar verdim.6 sı öğlen üzeri  Yusuf Tokgöz ve  Mehmet Okur  araçla bende bisikletle yola çıktık.  Ben 7 saatlik yorucu bir etaptan sonra Kaş’a ulaştım. Ertesi günü uçuş yaptıktan sonra ise geri döndük.

   Bisikletle toplam 110 km gidiş ,50 km dönüş olmak üzere 160 km yol yaptım.    

12-13 AĞUSTOS ERCİYES DAĞI TIRMANIŞI – ETKİNLİK RAPORU

18:30    Otobusle Fethiye gajından hareket  ettim. Burdur ,Isparta,Konya;Ereğli,Nevşehir üzerinden sabah 9 da Kayseriye vardım..

Saat 9:00 ‘da Ankara’dan  gelen katılımcımız ile buluştum.

10:00     Kayseri’den ayrıldık ve Hisarcık yolu Develi güzergahı üzerinden Erciyes’e doğru yola çıktık.

11:00    Erciyes Kayak Merkezi’ne ulaştık. Erciyes Jandarmaya gidip daha önceden hazırlamış olduğumuz  Tırmanış katılımcı listesi ve kimlik bilgilerini içeren belgemiz ile kayıtlarımızı yaptırdık.

12:00    Telesiyeje  grup indirimiyle Gidiş/Dönüş Kişi Başı  15 YTL ödedik.

12:30    Telesiyejle Erciyes Dağı Tekir Yaylasına hareket ettik.

13:15     Telesiyeje uzaklığı 10 dakika yürüyüş mesafesinde olan Çobanini denilen ve etrafı taşlarla çevrili olan kamp alanına  çadırlarımızı kurduk. Kamp alanına toplam 10 çadır kuruldu. Kayseri’de hava sıcaklığı 12-13 Ağustos itibariyle  gündüz 36-37 Derece , gece ise 15 Derece civarındaydı. Gündüz devam eden sıcak hava yerini gece serin havaya bıraktı. 10:00-10:30 arası meteor yağmurunu izledikten sonra uyuduk.

01:00   Gece 01:00 ‘de kalktık, kahvaltımızı yaptık. En son hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra 02:38’de Kamp alanımızın sol tarafında kalan Sırt Rotasını izleyerek 19 Kişi yola çıktık.

06:15   İkinci tepeyi aştıktan sonra kahvaltı için mola verdik.

08:30    Dik iki tepeyi daha geçtikten sonra  büyük kaya bloğunun altında  mola verdik.

09:00    Hörgüç kayanın olduğu mevkiye ulaştık. Ekibimizdeki  arkadaşlarımızdan bazıları geri döndüler.

10:00    9 katılımcı ile birlikte Hörgüç Kayanın altını dolanarak Zirve rotasına girecek şekilde yürüyüşümüze devam ettik. Zirve Rotasının eğimi oldukça dikleşmişti ve zemini kaygan toprak yapısında ayakta durmak oldukça zordu.

11:30   Eğimi oldukça dik olan parkurun bitimindeki düzlük alanda 5 dakika mola verdikten sonra yürüyüşümüze 10 dakika daha devam ederek 11:40 ‘da 3890 m. olan Erciyes Dağı küçük  Zirvesine ulaştık. Zirvede hava oldukça güzeldi.

   12:00   Ankara gurubundan Orhan’la birlikte 16 metrelik kulenin olduğu esas zirveye doğru hareket ettik. Diğer ekip üyeleri küçük zirvede kaldı.Oldukça zor ve dik,sağ tarafı buzul,sol tarafı uçurum olan sırtan geçerek esas zirvenin bulunduğu tepeye geçtik.önce oradaki mağarada fotoğraf çektirip, sabit hattan kule zirvesini tamamladık.  Buradaki zirve defterine katılımcıları ve düşüncelerimi yazdım. Zirveden federasyon başkanı sayın Alaattin Karacayı arayıp zirve bilgisini verdikten sonra kuleden indik.

13:15   Geldiğimiz Dik Çıkış Zirve Rotasını kullanarak inişe geçtik. Çarşaklı olan zemini kullanarak Hörgüç Kayanın altına geldik.

14:05   Hörgüç Kayanın altına geldiğimizde iniş için  Nesrin Topkapı Rotasını kullanarak inişe geçtik. Bu rota Hörgücün hemen altından başlayan bir patikadır. 

15: 00  Vadiye indikten sonra 10 dakika mola verdik ve önümüzdeki dere yatağını takip ederek su kanalına ulaştık.

15:30   Su Kanalından buz gibi akan soğuk sudan içtik ve kanalı takip ederek araba yoluna ulaştık.

17:00   Araba yolundan yürüyüşe devam ederek kamp alanına ulaştık. Su kanalı bulunduğumuz Kamp alanına araba yolunu izleyerek yaklaşık 40-50 dakikalık  uzaklıktadır.

17:15   Kampımızı toplamaya başladık.

15:30   Kamp alanından  ayrılıp telesiyeje yürüdüm.19 daki otobüse yetişmek için Ankara grubundan ayrıldım.

19: 00 Kayseriden ayrıldım.Kayseri’ye döndük.

     Zirve Yapan Katılımcıların İsimleri

       Seyran SUCU

      Orhan ÖZTEMEL ( Ankara’dan katıldı)

   Küçük   Zirve Yapan Katılımcıların İsimleri :

            Behiye Serap SEVDİK

            Cengiz TAÇYILDIZ

            Cem AYRANCIGİL

            Elif ÇAVDAR

            Şükrü ÇAVDAR 

            Metin GÖKÇE

            Emine FAYDAOĞLU

            Ekspedisyona Katılan Katılımcıların İsimleri  :

            Sumru KARAKULLUKÇU

            Leyal KARAKULLUKÇU

            Nur KELLECİ

            Sinem TAÇYILDIZ

            Ceren KINAY

            Evren ÖZGÜR

            Meriç EREL

            Yakup EREL

            Semiha  KESKİN      

            Barış KOÇAK

                                                             ERCİYES DAĞI

         Yüksekliği: 3917m.

         Tipi: Volkanik.

         Bulunduğu il: Kayseri.

         Çıkış yolları: Hacılar, Hisarcık.

          Kayseri İli’nin 20km. güneyinde 4.zamanda sönmüş bir volkan dağı olan Erciyes Dağı’nın ismi, Ahmet Nazif Efendi’nin Mir’at-ı Kayseriyye’sinde anlatıldığına göre eski Göreme hattının (Kayseri, Sivas yönü) Kapadokya krallarından birisinin oğlu olduğu târihi rivâyetlerde peygamberlerden “Circis” aleyhisselâma nispet edilerek Circis kelimesinden veya Rumca beyaz anlamına gelen “Erkiyos” tan türediği tahmin edilmektedir. Anadolu’da Kayseri İli çevresine yerleşen Türk boylarından Koman’lar, Erkat’lar, Ercas’lar ve Müşkil’lerin isimlerinden de bahsedilir.  Koman’ların Komana ismiyle anılan şehirlerini kurmuş oldukları gibi Erkat’ların da Erkilet’i kurdukları ifâde edilmektedir. Ercas’lar ile de Erciyes arasında bir bağ kurulmaya çalışılır ve eteklerinde akan meşhur Müşker Suyu’nun ismini Müşkil’lerden almış olabileceği belirtilir. Bir başka kaynağa göre de, dağın zirvesine çıkan yol üzerinde ki Tekirderbent Köyü’nde bulunarak Kayseri müzesi’ne götürülen Hitit (Eti) hiyeroglif kitâbesinde Orta Anadolu’nun en yüksek dağı olarak geçen dağın ismi “Harkasos” şeklinde yazılı olup beyaz dağ anlamına gelmektedir. Bu ismi eski Grek ve Roma’lılar “Argaios” olarak yazmışlardır. Erciyes Dağı 3917m.lik yüksekliği ile İç Anadolu bölgesinin birinci, Türkiye’nin 5. büyük dağı unvânına sâhiptir. Târihte Erciyes Dağı; Erciyas, Erciyaş olarak da isimlendirilmiştir. Dağın doğusunda 2628m.lik Koç dağı, kuzeyinde ise 2423m.Beyyudu, 2509m.Barut Dağı (Lifos) ve 2909m.Oğlakkıran gibi tepeler mevcuttur.

         Yerli halkın çobanları, avcılar ve Osmanlı imparatorluğu’nda ki gezginlerin tırmanış kayıtları olmadığından ne yazık ki Erciyes Dağı’nın ilk çıkışı, 1837 senesinde W.J. Hamilton’un yaptığı tırmanış olarak kabûl edilir. İlk Türk tırmanışı ise 28 Ağustos 1924 târihinde “Miralay Cemil Cahit Toydemir” tarafından gerçekleştirilmiştir. Zirveye ulaşmak için Hacılar üzerinden gidilen yol, Aksuyurdu üzerinden 2800 metre râkımdaki Sütdonduran yaylasına varılır. Gece burada yapılan konaklamadan sonra 3917m.lik zirveye görülen yol üzerinden ulaşılır. Hisarcık yolu ise, Kayseri şehir merkezinden Develi ilçesine giden yol takip edilerek, 2215m.lik oteller mevkiinden itibâren sol tarafta görülen sırt boyunca ilerlenilir ve Hörgüç kayanın altından geçerek zirveye ulaşılır. Oteller mevkiinden itibâren sırt solda kalacak şekilde çanağın içinden Şeytanderesi yoluyla da zirveye ulaşmak mümkündür. 2770 metredeki kayak telesiyejinin en son noktasından sonra kamp yeri olan 3000 metre yükseklikteki Çobanini’ne kış şartlarında yapılan bir yürüyüşle yaklaşık 2,5-3 saatte varılır. Zirve tırmanışı genellikle Çobanini’nden sonra mola taşına kadar 1 ilâ 1,5 saat sürer. Mola taşı tam olarak Şeytanderesi’nin ağzındadır. Buradan itibâren küçük zirve için yapılan tırmanış yaklaşık 2,5-3 saatlik ciddi bir zaman alır. Kış mevsiminde Şeytan deresinde yüksek seviyede çığ tehlikesi riski vardır. Bahar aylarında ise taş düşmeleri yüzünden ( bilhassa Mayıs, Haziran aylarında) kask kullanılması gerekir. Kamp alanı Şeytanderesi’nin hemen altına kurulabileceği gibi çanakta herhangi bir düzlükte de olabilir. İnce kanallarla vâsıtasıyla eriyen kar suları toplamaya çalışılarak yazın 2800m.lerde  su tedariği yapmak da mümkündür. Dağın kuzey yönünde 700 metrelik bir buzul, Kayseri yönüne doğru uzanır. Yaz mevsiminde çobanların taşlardan yaptıkları barınaklar rüzgârsız bir gece geçirmek için ideal yerlerdir. Sırt rotası üzerinde de kamp yerleri mevcuttur, fakat gün içindeki rüzgâr gece fırtınaya dönüşerek çadır patlatabilir. Kötü hava şartlarında çadırdan uzaklaşamayacağınız durumlarda su sorunu sırt rotasında daha fazla artar. Buradaki kamp yerleri zirve dönüşünü sırt rotasından gerçekleştirirken kötü havaya yakalananlar için daha iyidir. Mecit Hoca‘nın çığ altında kalarak hâyâtını kaybettiği Şeytanderesi yolu ise diğer rotalara oranla daha diktir. Kış mevsiminde Türkiye’nin en tehlikeli dağlarından biri olan Erciyes Dağı’nda bir kış tırmanışı için, çığ eğitimi almış olmanın da faydası vardır. Zirve, Karlıboyun olarak isimlendirilen bir sırt ile büyük ve küçük olmak üzere iki bölüm hâline gelmiş olan, birbirine çok yakın iki kayalıktan meydana gelir. Büyük zirve çürük kaya yapısı ile küçük zirveye oranla daha tehlikeli olduğundan küçük zirveye yapılan tırmanışlar, zirve olarak da kabûl edilebilmektedir.

            Türkiye’nin üçüncü Ortaanadolu’nun en yüksek dağı olan Erciyes, uluslararası kış sporları merkezi konumundadır. Kayak ve dağcılık için son derece elverişli pist ve kulvarların yer aldığı Erciyes’te son yıllarda yapılan çalışmalarla modern konaklama yerleri inşa edilmiştir. 24 saat hizmet veren tesislerin yanı sıra ulaşım için yollar sürekli açık tutulmaktadır.

            Kayseri İl merkezine 25 km uzaklıktaki Erciyes dağının 1800 ile 3 bin metre arası yükseklikleri dağ ve kış turizmi açısından önem arz etmektedir. Uludağ ve Palandöken Kayak Merkezlerine rakip olabilecek bir potansiyele sahip olan Erciyes Kış Sporları Turizm Merkezi; 19 Nisan 1989 tarih ve 20144 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 23 Mart 1989 tarih ve 89/13900 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile uluslar arası kayak merkezi olarak ilan edilmiştir.

            Kayak mevsimi 1 Kasım-1 Mayıs tarihleri arasında beş aylık oldukça uzun bir süreyi kapsamaktadır. Kar kalitesi iyidir. Kayak pistleri yüzde 30-10 arasında değişiklik gösteren eğime sahiptir. Çeşitli disiplinlerde kayak yarışmalarına imkan tanımaktadır.

Halihazırda, kayak merkezinde, kayak pisti bitiminde Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü tarafından kiraya verilen 3 Yıldızlı Dedeman Oteli (106 yatak) ve Özel ACE Pansiyon (20 yatak), Grand Eras Erciyes Oteli (130 yatak) ile Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün (120 yatak), Bayındırlık ve İskan Bakanlığı (98 yatak), Silahlı Kuvvetler (42 yatak), Posta-Telgraf İşletmesi Genel Müdürlüğü (60 yatak), Karayolları Genel Müdürlüğü’nün (96 yatak) ve DSİ Genel Müdürlüğü’nün (207 yatak) dinlenme tesisleri bulunmaktadır. Günübirlik tesis olarak Hisarcık Belediyesinin yaptırmış olduğu kafeterya hizmet vermektedir.

            Ayrıca kayak pisti yakınında, 3000 metre uzunluğunda 1250 kişi/saat kapasiteli telesiyej, 1500’er metre uzunluğunda 2 teleski ve 3 adet baby-lift mevcuttur.

Erciyes dağcılık ve buzul tırmanışları yanısıra, yaz aylarında tracking parkuru olarak da kullanılmaktadır.
            Son yıllarda geleneksel hale dönüştürülen Kar Taneleri Şenlikleri’yle müzik, eğlence ve sporun bir araya getirildiği Erciyes, doğal ortamlarda yaşayan yaban atlarıyla da ünlüdür.

            Erciyes’in yer aldığı bölgenin doğal bitki örtüsü bozkırdır. Ancak, bu bölgenin kimi kesimlerinde yer yer çalılıklar ve nemli yerlerde meyve, kavak ve söğüt ağaçları da görülmektedir. Erciyes’te 1500-1600 metreye dek çıkan bozkır bitki örtüsü, yerini daha sonra 2500 metreye ulaşabilen dağ bitkilerine bırakır. Erciyes’in bundan sonraki yüksekliklerinde ise yüksek dağ bitkileri yer almıştır.

           Kayak pistinin de yer aldığı Tekir Yaylası, kışın olduğu kadar, yazın da inanılmaz güzellikteki doğal yapısıyla ilgi çekmekte, piknik alanı olarak da hizmet vermektedir.

Tekir Yaylası ve çevresinde yaz aylarında kurulan yaylalar ve yörede elde edilen Tekir balı yine Erciyes’in vazgeçilmez güzellikleri arasında yer almaktadır.

Ulaşımın son derece rahat olduğu Erciyes, güzelliklerini ziyaretçilerle her mevsim paylaşmaktadır.

Kaynak : http://www.kayseri.gov.tr

http://www.geocities.com



BİSİKLETLE LİKYA YOLU ROTASI

ROTA

ANTALYA-ALTINYAKA YOLU-HİSARÇANDIR-OVACIK-GEDELME-AŞAĞI KUZDERE- KEÇİLİ MAH- TELEFERİKLE TAHTALI-PHASLİS- DENİZ KENARINDAN ORMAN YOLUNDAN TEKİROVA- MADEN KOYU-ÇIRALI-OLİMPOS –ÇAVUŞKÖY-KARAGÖZ-GELİDONYA FENERİ-KARAGÖZ-MAVİKENT-KUMLUCA-FİNİKE-BELOS-RADAR TEPE-ERENTEPE—ALAKİLİSE-ZEYTİN-BELÖREN-KUTLUCA-KÖSKERLER-DEMRE- ÇAYAĞZI-KALE-SURA-İLVİT-KAPAKLI-İNİŞDİBİ-ÇEVRELİ-ÜÇAĞIZ-ÇEVRELİ-KILINÇLI-APOLLANA-0KÇUÖLDÜĞÜ-BAYINDIR- KAŞ-AĞILLI-ÇUKURBAĞ-PINARBAŞI-PHELLOS-GÖKÇEÖREN-SİDEK-SARIBELEN-BEZİRGAN—SARIBELEN-AKBEL-ÜZÜMLÜ-ÇAYKÖY-ÇAVDIR-XANTOS-KINIK-KUMLUOVA-LETON-KARADERE-BEL-GEY- AVLAN-ALINCA-KARAAĞAÇ-KİRME-FARALYA-ÖLÜDENİZ-HİSARÖNÜ-KAYAKÖY-FETHİYE

AÇIKLAMALAR

ANTALYADAN LİMANA GELMEDEN ALTINYAYLA YOLUNA GİRECEKSİNİZ. BU YOL SİZİ DOĞRUCA HİSARÇANDIRA ÇIKARACAK. YİNE AYNI YOLU AKİBEN OVACI-GEDELME-ESKİ ROMA KÖPRÜSÜ YOLUNDAN AŞAĞI KUZDEREYE İNDİRECEK.BURADAN SİYAH KAYALARI TAKİBEN ÖNCE TIRMANACAK SONRA PHASİLİSE DOĞRU İNİŞE GEÇECEKSİNİZ.KÖPRÜNÜN YANINDAN ÇIKACAĞINIZ ANA YOL SİZİ TAHTALI TELEFERİĞİNE GÖTÜRECEK.İSTERSENİZ BURADA TELEFERİKLE TAHTALIYA ÇIKIŞ VEREBİLİRSİNİZ.ORADAN PAHASİLİS YOLUNA GİRİN. ANA YOLDAN PHASLİS YOLUNA DÖNÜNCA 25 METRE İLERDE SAĞA GİDEN ORMAN YOLUNA GİRERSENİZ BU YOL SİZİ TEEKİROVAYA İNDİRECEK. TEKİROVADAN GEÇİP-SAHİL KIYISINDAKİ ORMAN YOLUNU TAKİBEN MADEN KOYU ÜSTÜNE GELECEKSİNİZ. MADEN KOYUNA İNMEYİP YOLU DİREK GEÇERSENİZ MADEN KOYU DAĞINI ARKASINDAN DOLANARAK ÇIRALIYA İNERSİNİZ.YİNE SAHİLİ TAKİBEN ÇIRALI ÇIKIŞINDAKI KÖPRÜYE GELMEDEN SOLA DÖNÜP DEREYİ GEÇİNCE OLİMPOSA ÇIKACAKSINIZ.OLİMPOSTA LİKYA YOLUNDAN AYRILIP ÇAVUŞKÖY ÜZERİNDEN KARAGÖZE İNİN. KARAGÖZDE SAHİLİTAKİP EDERSENİZ YOL SİZİ GELİDONYA FENERİNİN 1 KM YAKININA KADAR GÖTÜRECEKTİR. GERİYE KALAN BU 1 KM YOLU YÜRÜYECEKSİNİZ. SONRA TEKRAR AYNI YOLU TAKİBEN KARAGÖZE GELİNİZ. ORADAN SAHİLİ TAKİBEN MAVİKENT-KUMLUCA VE FİNİKE.  FİNİKEDE ZORLU BİR PARKUR SİZİ BEKLİYOR.FİNİKEDE HASTANENİN YANINDAKİ YOLU TAKİBEN RADAR TEPEYE DOĞRU YOL ALIN .YOL STABİLİZE. RADARA GELMEDEN BELLOS A UĞRAYIN. SONRA RADARI TEYET GEÇEREK ORMAN İÇİ YOLDAN DEVANM EDİN. YAKLAŞIK YARIM SAAT SONRA  1650 RAKIMLI BİR TEPEYE GELECEKSİNİZ.BURADA YOL DİREK KARŞIYA VE SAĞA OLMAK ÜZERE İKİYA AYRILIYOR. SİZ DİREK OLAN YOLU TAKİBEN SÜREKLİ İNİŞ YAPACAKSINIZ.  ORMAN KESİMCİLERİNİN BARAKALARINI GEÇİP KARŞIDAKİ YOKUŞU ÇIKINCA ZEYTİN  E  GELMİŞSİNİZ DEMEKTİR. ORADAN YOLU TAKİBEN DEMREYE KADAR İNİN. ÇAY AĞZINDAN ÇIKIP TEKRAR KAŞ İSTİKAMETİNE DEVAM EDİN. 10 KM SONRA ÜÇAĞIZ YOL AYRIMINDAN SAPIN. ABİR SÜRE SONRA ÜÇAĞIZDASINIZ. AYNI YOLU GERİYE ÇIKARAK KILINÇLI YÖNÜÜ TAKİP EDİN. KILINÇLININ İÇİNDEN GEÇİPSOLDAKİ YOLU TAKİBEN APOLLANİA YA GELDİNİZ. BURADA OKÇU ÖLDÜĞÜNE GİDİŞİ SORUN KARIŞTIRABİLİRSİNİZ. SONRA BAYINDIR VE KAŞ. BUNDAN SONRASI KOLAY. LETON A KADAR VERİLEN GÜZERGAHI İZLEYİN. LETONDAN SONRA ZORLU BİR ÇIKIŞ SİZİ BEKLİYOR. KARADERENİN GİRİŞİNDEN SAĞA SAPAN MERMER OCAKLARI YOLUNU TAKİBEN DİK BİR ÇIKIŞ. EN SON BİR TEPEYE GELECEKSİNİZ BURASI BEL MAHALLESİ. MAHALLENİN İÇİNDEN GECEREK GEY MAHALLESİNE ORADAN AVLANA GELECEKSİNİZ. SDİYMAYI DOLAŞIN. SONRA ALINCA KARAAĞAÇ VE YENİ AÇILAN YOLDAN KİRME KÖYÜNE İNECEKSİNİZ. KİRMEDE N TEKRAR AŞAĞIYA FARALYA VE KELEBEKLER VADİSİ ÜZERİNDEN GEÇİP ÖLÜDENİZİ GÖRECEKSİNİZ. OARDAN AŞAĞIYA VE ÖLÜDENİZDESİNİZ. BEN ORADAYIM.BURADAN YOLU TAKİBEN HİSARÖNÜ KAYAKÖY VE FETHİYE.

KOLAY GELSİN…….