BİR DAĞ MASALI: EVEREST

Koca bir dağ…

02/01/2007   Hani yeni yıla girdiğinizde bir şey dilersiniz ya, ben de uzun yılların acısını çıkarırcasına, leyleği havada göreyim, dedim. Epeydir planladığım Nepal gezisini uçak fiyatlarınında düşmesi sebebiyle 12 gün kadar erkene alıp ani bir kararla yollara düştüm. Bayram ve yılbaşı tatillerinin son günleri olduğundan, biraz da son dakikaya kaldığımdan Kamil Koç otobüs firmasında zar zor yer bulabildim.  2 Ocak akşamı Fethiye’den İstanbul’a doğru yola çıktım. Sabah yağmurlu bir havada indim İstanbul’a. Döviz ve bilet işini hallettikten sonra Kadıköy’den rica minnet otobüs yazıhanesine bıraktığım ağır sırt çantamı aldım ve 15.40 uçağına yetişmek üzere yine Kadıköy’den Sabiha Gökçen Hava Limanı’na hareket ettim.  15.40’ta Air Arabia uçağıyla Sharjah’a  (Dubai) doğru uçuşa geçtim. Nepal’deki planlarım şu şekilde (bakalım hangisi veya hangilerini gerçekleştirmiş olarak döneceğim Fethiye’ye):

Katmandu’ya iniş. 2 gün aklimalitize olmak (yüksekte yaşamaya uyum sağlamak) ve Lukla uçağını beklemek. Belki bu yolu geçip Lukla-Everest ana kampa kadar yürümek. Sonra tekrar Lukla’ya dönüş ve Lukla’dan Pokhara’ya hareket, Pokhara’dan Annapurne ana kampa yürümek. Kâğıt üzerinde basit görünse de çok basit olmadığını hissediyorum. 

Biraz sonra Sharjah’ta olacağım, geceyi oradaki transit geçiş salonunda tamamlayıp 4 Ocak 2007 tarihinde 11 uçağıyla Katmandu’ya uçacağım. 

04.01.2007 Dubai saat: 11.35 Türkiye saat: 10.05. Dün yanlış bir karar vererek İstanbul’dan sırt çantamı direkt Katmandu yerine içindeki uyku tulumunu kullanırım diye Dubai uçağına verdim. Çantalar doğrudan çıkışa gittiği için boşu boşuna 3 saat geçici vize alabilmek için uğraştım durdum. Burada tanıştığım Osman bana Dubai’ye gelmemi teklif ettiyse de saat 12’den sonra bir şey göremem diye gitmedim. Hava alanında kötü bir gece geçirdim. Sabah 8.30 gibi Katmandu gişesi açıldı. Uzun bir kuyruğun sonunda sırt çantamı vererek uçağa kendimi attım. Bu satırları uçaktan yazıyorum.  Uçakta ilginç olan, hostesler dışında tek bir kadın olmasıydı; o da eşiyle seyahat eden bir kadındı.

Nepalliler Dubai’ye alışveriş yapmaya geliyorlar. Herkes battaniye ve elektronik eşya almış.  Fakat bagaj kabul yerinde her bir eşya sahibiyle ağırlık kavgası yapılıyor.  Katmandu  Havaalanı’na indiğimde onlarca kişi âdeta üstüme saldırdı tur, otel vs. için. Otelimi ayarladığımı, adının Mendap olduğunu söyleyince kibarca geri çekilip otelin sorumlu kişisini gösterdiler. Taksi ile otele gittik. Otelin sahibi Dipak otelde bekliyordu. Bir çay ikramından sonra odama çıktım, biraz dinlenip kendimi Katmandu sokaklarına attım. İlk izlenimim oldukça kirli bir şehir olduğu. Vakit geç olduğundan dolayı ancak turistik çarşıda dolaştım. Fethiye’den daha önce Katmandu’ya  gelen arkadaşım Mel’in (Melahat) tavsiyesine uyup Tom Jery bara gidip bir bira içtim, sonra otele dönüp uyudum.  Ertesi gün sabah 9 gibi kalktım ve otelin lobisine indim. Orada biraz internetle uğraşıp gezinin planını konuşmak üzere Dipak’ın ofisine geçtik. Bana Lukla-Base Camp için 730 dolar fiyat çıkardı. Biraz düşüneceğimi söyleyip dışarı çıktım. Dışarıda üç tane daha değişik tur acentesine girip fiyat sordum. İyi ki sormuşum,  hemen hepsi rehberi Lukla’dan almam konusunda fikir verdiler.

Lukla havaalanı / Nepal

06.01.2007 Sabah 5.30’da kalktım. Eşyalarımı geceden ayırdığım için saat 6 gibi hazır oldum. Pazarlık sonucu taksici ile 200 rupiye anlaştık  (1 dolar =70 rupi). Saat 7’de kalkması gereken uçak havanın düzelmesiyle ancak 10’da kalktı. Yarım saatlik bir uçuşla kısacık pisti olan Lukla’ya indik. Aslında konduk demek daha iyi olur sanırım.
Lukla Nepal’de yer alan Tenzing-Hillary Havaalanı’nı zorlu kılan sadece 9.383 feet yüksekte olması değil aynı zamanda dünyanın en dik pistlerinden biri olması ve sonrasında Himalayalar ile çevrili olmasıdır. Bu sebeplerden uçuşlar sadece gündüz hava koşulları izin verirse yapılabiliyor. Katmandu’dan kalkan uçakta sola oturmak gerektiğini daha önce duymuştum, öyle de yaptım. Everest dâhil olmak üzere bugün uçaktan gördüğüm inanılmaz güzellikle büyülendim. Şimdi insanların neden ölümü göze aldıklarını daha iyi anlayabiliyorum.   İner inmez yanımda beliren adam gayet efendi bir şekilde yardıma ihtiyacım olup olmadığımı sordu. Kısa bir konuşma sonucu günlüğü 5 dolara anlaştık. Şayet memnun kalırsam ekstradan 20 dolar daha ödeyeceğim.


Lhakpa Noru Sherpa

Uzun süredir bir şey yiyemiyordum, ilk kez Lukla’da kahvaltı yaptım. Saat 11 gibi Lukla’dan yürümeye başladık. Rehberimin adı Lhakpa Noru Sherpa . İlk önce onun eşyalarını almak için evine gittik, giderken eşi Doma’ya çay ve oralet, kızları Basan ve Mimba’ya da bisküvi aldım.

Onun evinden saat 13’te tekrar yürüyüşe başladık. Rehberimin köyünün adı Chavrikharka, yani yak yatağı anlamında. İlk molamızı Tha do koshigaon’da verdik ve ikimiz de birer yeşil nane çayı içtik. Bugün uçakta bizimle gelen iki kalabalık grup vardı. Çay keyfi yaparken onlar bizi geçtiler. Çay içiminden sonra tekrar yürüyüşe başladık. Önümüzde, Lukla’ya indiğimizden bu yana bize görüntü veren 5885 metre yüksekliğindeki Nupla Dağı eşliğinde ırmak boyunca yürümeye devam ettik. Yolculuğun daha başından itibaren resmen büyülendim. Phakdink’e geldik ve orada otel aradık, bulduk da; ama ben beğenmedim. Oradan tekrar hareket edip 30 dakika daha yürüdükten sonra Zam-Furte’ye geldik.  Konde Lodge’de konakladıkve Mimba Ana bize dal-bat curry,  yani sebzeli pilav yaptı. Yanına yeşil mercimek çorbası. Üstüne iki büyük termos nane çayı içtim. Yemekten sonra otelin tek müşterisi olan bizler sobanın başına oturduk. Onlar kendi aralarında ve kendi dillerinde sohbet ederken ben de bu satırları yazıyorum.

Jiri ’den sonraki halk kendilerini Sherpa olarak adlandırıyor. Budizm’e inanıyorlar. Yolumuzun üzerindeki birçok tapınağın sağ tarafından dolaşarak yolumuza devam ettik. Burada yol üzerindeki tapınaklar iki türlü. Birincisi, bir giriş kapısı olan binalar. İçinde dönen bir bidon var, üzerinde çeşitli yazılr mevcut. Adına ‘çötten’ diyorlar. Bir de kayalara oyulmuş yazılar var; sanırım hepsi en az 500 yıllık.

07/01/2007 Dün akşam saat 9.30 gibi yattım. Deliksiz bir uykunun sonunda sabah 7.30’da kalktım. Yarım saat süren eşyalarımı toplama işleminden sonra Lhakpa ile yine yarım saatlik yürüyüş mesafesinde olan 500 yıllık Tholo Gumela  Manastırı’na gittik. Lhakpa bol bol dua etti. Yola çıktığımızdan bu yana  daima tapınakların ve yazıların sağından geçiyoruz. Sherpalar soldan geçilirse uğursuzluk olacağına inanıyorlar. Burada birçok dinden insanla karşılaşıyorsunuz. Katmandu’da üyesi olduğum spor klübü Dakar’ın amblemini işlettiğim terzi Müslüman’dı mesela. Ama halkın çoğunluğu Budist ve Hindu.

Katmandu sokaklarında, yüzünü boyamış, renkli elbiseleri ile dolaşan  birçok Hint fakirini görebilirsiniz. Bunlar turistlerle resim çektirip para kazanmaya öyle alışmışlar ki, her Hindu tapınağı birine ait. Sizi görünce koşarak yanınıza geliyor ve foto diyor. Hemen ardından da ne verirseniz ücretini istiyorlar. Bu arada 50 rupiyi de beğenmiyorlar.   Lhakpa burada bir Budist tapınağını açtırarak bana gösterdi; tabii 200 rupi gibi küçük bir bağış karşılığında. Ama içeriye girince gerçekten etkileniyorsunuz.  Beni en çok etkileyen odadaki eşyalar ve resimler oldu. Odada sürekli olarak tütsü yakıyorlar. Burası oldukça eski bir manastır. Çeşitli Buda heykelleri camdan bir dolapta duruyor, içeride iki tane de kocaman davul var. Buraya bitişik çok büyük amfiteatra benzeyen kapalı salonda yılda bir defa bir hafta süren bir festival yapılıyormuş. Festival sırasında tüm eşyaları dışarıya çıkarıyorlarmış.  Biraz fotoğraf çektikten sonra 200 rupi bağışımızı yaptık.

Nepal’de Hindu tapınaklarına giremiyorsunuz; girmek için Hindu olmanız lazım. Sonradan Hindu olamıyorsunuz, Hindu doğmanız gerek. Budizm her şeyi kucaklıyor. Her tarafa iyi şans getirmesi için rengârenk bayraklar asıyorlar. Duvarlar sürekli çevirebileceğiniz çöttenlerle ( yuvarlaklarla) dolu. Ben bozuk olan bir çötteni tamir ettim. Sevgili Budha sanırım bana biraz sevap yazmıştır. Yolda ilginç bir şey gördüm. Vadi içinde insanlar yamaçları düzenleyerek toprak kazanıyorlar. Taşları elleriyle kırıp sırtlarında taşıyorlar. Gerçekten çok fakir insanlar. Saat 9.30 gibi otele geri döndük. Kahvaltıdan sonra Namche Bazar’a  doğru  yola çıktık; bu parkurun en zorlu bölümü olduğu  söylenen  yere doğru.  İlk 2 saat inişli çıkışlı yollardan, dereyi takip ederek yol aldık. Ve son köprüden önce 2800 metre civarında yüksekliği olan Larja Dopharı’da  öğlen yemeği molası verdik. Burada aslen İrlandalı olan Robert  ile tanıştık. O da 6000 metrelik bir tırmanış denemesi için vizesini almış.  Bu arada yürüyüşe başladıktan 1 saat sonra parka giriş vizesinin alındığı yere doğru geliyorsunuz. Burada 1000 rupi giriş ücreti ödedikten sonra yolunuza devam edebiliyorsunuz. Birden sahipsiz Likya Yolu geldi aklıma. Kate Clow nerdeyse her bir 5 metrede yolu işaretleyince Likya Yolu oldu yol geçen hanı. Buradaki yürüyüş yolu üzerinde her 1 km’de bir büyük çöp sepeti yapmışlar. Çöplerini buraya atıyorsun. Daha sonra belli dönemlerde bu çöpler yakılıyor. Dönünce Ölüdeniz Rotary  Kulüp’e bu çöp uygulamasını biz de Likya Yolu’nda yapalım önerisini götürmek gerek.

Buraya gelmek isteyenlere bazı önerilerde bulunmak istiyorum: Öncelikle Katmandu.

Katmandu, çok büyük ve çok kirli  bir şehir. Burada bize göre kirlilik âdeta bir yaşam biçimi. Halk buna öylesine alışmış ki, hiç yadırgamıyorlar. Bizim en kötü köfte arabaları bile inanın, kat kat daha temiz. Ben sabahları sadece haşlanmış yumurta ve ekmek, akşamları ise pilav yiyorum. Ama akşam yediğim pilavı çıkarmamak için mutfaklara asla bakmıyorum. Katmandu’da çok fazla kalmaya gerek yok. Hava kirliliği had safhada.  Belki 2 gün. Üçüncü gün kaçmak lazım. Ne alırsanız mutlaka pazarlık edin, onlar ne istiyorlarsa önce %50 sonra %40 eksiğini teklif edin. Zaten onlar sizin vereceğiniz fiyatı soruyorlar.  Khatmandu’da  size Lukla’da asla rehber bulamayacağınızı söyleyerek korkutup, 35 dolardan rehber kiralamaya çalışıyorlar. Uçakla geldiğiniz Lukla’dan her zaman rehber Sherpa  bulabilirsiniz; üstelik sadece günlüğü 5 dolara ve sizin çantanızı da taşıyorlar, yemek ve yatak işlerini kendileri hallediyorlar. Bunlar 5 dolara dahil (yazının 2007 de yazıldığını göz ardı etmeyin 🙂 ). Tutacağınız  Sherpa ile de sıkı pazarlık yapmalısınız. Burada her  iş pazarlıkla yürüyor. Ekstra istemediğinizi yola çıkmadan önce mutlaka, ısrarla söylemelisiniz. Bir Sherpa 30 kiloya kadar yük taşıyabiliyor. Bu nedenle çantanızda herhangi bir eksiltmeye gerek yok. Bu yürüyüşe katılacak olanlar yanında mutlaka uyku tulumu getirmeli. Yol üzerindeki konaklama yerlerinin birçoğu resmen bit yuvası. Dikkatli olmak lazım. Türkiye’den gelirken yanınızda pestil falan getirmeniz iyi olur. Rehberler  genelde sizi tanıdıkları otellere götürmek istiyorlar. Otele mutlaka bakın, beğenmezseniz  değiştirin (Namçe’de sobalı bir otelde kalmanızı tavsiye ederim.).  Namche Bazar’a kadar her 100 metrede bir kaynak suyu var. Rahatça içebilirsiniz, yani yanınızda su taşımanıza gerek yok. Daha önce de belirttiğim gibi, 500 metrede bir çayevi (tea house – pansiyon) var, burada bir şeyler yiyip içebilirsiniz. Şu anda  havalar öyle güzel ki, bir ara kısa kollu tişörtle yürüdüm.

Evet, nerde kalmıştık? Parka giriş yerinde pasaportunuzu kontrol edip bilet kesiyorlar, sonra yürüyüşe devam. İrlandalı ile tanıştığımız yerde ben yine bir şey yiyemedim. Yemek yiyemememin sebebi yükseklik değil kirlilik. Lhakpa yemeğini yedikten sonra yola çıktık. Son köprüden sonra (Larja Köprüsü) gerçekten çok zorlu ve sürekli çıkılan bir etap başlıyor. 2800’den 3440’a kadar sürekli hiç iniş olmadan tırmanıyorsunuz. Larja Köprüsü bu yöredeki en yüksek köprü. Bhote Koshi Irmağı ile Dudh Koshi Irmağının birleştiği noktada kurulmuş bir köprü. Yaklaşık 150 metre yükseklikte. Hani geçerken insan ürpermiyor değil. Sürekli çıkış sırasında şayet şanslıysanız iki noktada Everest (8850 m), Lhotse (8414 m), Nupshe (7860 m) bulutlardan kendini gösteriyor. Uçakta görmediyseniz bu sizin ilk Everest ile buluşmanız oluyor. Benim şansımdan üçü de açıktı. Lhotse’nin doğu yüzü biraz bulutlu olmasına karşın yine de resim verdi. Onca çıkışın ardından çok güzel bir ağaç oyma giriş kapısı olan Namçe Bazara geliyorsunuz. Sizi güzel bir giriş kapısı ve çok büyük bir Budist tapınağı karşılıyor. Lakpa yine “Ohm maney dieme ohm tree.” diyerek  tüm yuvarlakları çevirip bize iyi şanslar diliyor.  Tapınağı geçtikten sonra kalacağımız Everest otele geldik. Eşyaları otele bırakıp doğru çarşıya gittim. Burası yaklaşık 100 kişinin yaşadığı bir mahalle. Fakat yol üzerinde hiçbir zaman 3 evden fazlasını beraber göremediğiniz için iki gün sonra burası size şehir gibi geliyor. Namche 3 tane dağa bakıyor; üçü de büyük ve güzel. Çarşıda yarım saati 20 dolardan internete girip dostlara mesaj attım. Çektiğim resimleri CD’ye alıp makineyi boşalttım. Tekrar otele döndüm. Otelde tanıştığım Avustralyalı aileyle papaz kaçtı oynadık. Saat 8 gibi herkes odasına çekildi. Tabii ben de. Yaklaşık 2 saattir de yazıyorum.

08/01/2007     Namçe’de saat 7’de uyanıp kahvaltı falan derken yola saat 9.20’de çıktık. Çıkışta rehberim Lhakpa’dan 3 dağın adını öğrendim. Doğuda olanı Tamserko, güneydoğusunda Gusum Kangoru, kuzeybatısında ise Kande dağı .Tüm bu dağların manzarasında yol alıyoruz. Yolumuzu tepede bir manastır kesiyor. Budist  tapınağı ile birlikte Ama Dablam’ın  resimlerini çekiyorum. Bu dağ öylesine güzel ki, âdeta insanı çağırıyor. Budist tapınağındaki yüksekliğimiz 3620 metre. Sonra tekrar inmeye başlıyoruz. Amansız  bir iniş bu. İnişte yorulmuyorum; ama dönüşte bu yokuşu tekrar çıkacağımı düşünmek beni fazlasıyla yoruyor. Irmağa kadar iniyoruz. 3180 metreyi gösteriyor saatimin altimetresi. Irmakta köprüden geçip yeniden tırmanmaya başlıyoruz. 2 yol var önümüzde. Birinci yolumuz dik ve kısa, diğeri uzun ve çıkışlı. Kısa ve dik olanı tercih ediyorum. 3180 metre’den 3860 metredeki Tengboche’ye kadar 680 metre tekrar tırmanıyoruz. Zaten yürüyüşümüz hep iniş çıkışlarla geçiyor. Gerçi bu iniş çıkışlar benim daha iyi aklitimize olmamı sağlıyor.

Tengboche’de giriş kapısını iki aslanın koruduğu büyük bir Budist manastırı var. Burada Namche Bazar – Tengboche arasındaki 4,5 saatlik yorgunluğumuzu atmak için çay içiyoruz. Bu arada çay konusunda bilgi vereyim size: Burada kimse bardakla çay almıyor. Boy boy termoslar var ve bu termoslarla alıyorsunuz çayları. Çayın fiyatı yükseklik arttıkça fazlalaşıyor. Onlar hazıra öyle alışmışlar ki, nane çayı dışında bütün çaylar sallama.

Tengboche ‘de yarım saat dinlendikten sonra 1,5 saat uzaklıktaki Pangboche ‘ye doğru yola çıkıyoruz. 3700 metrede başlayan sedir – çam karışımı yerini yer yer tamamen sedir ve ardıç ağacına bırakıyor. Yolumuzun üzerinde 2 tane tapınaktan geçiyoruz. Tabii Lakpa’dan öğrendiğim için hep tapınakların sağından geçiyorum. İkinci tapınağı geçtikten sonra Lakpa birden duruyor ve parmağını dudaklarına götürerek sessiz olmamı işaret ediyor. Diğer eliyle de fotoğraf makinemi çıkarmam gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Hızla makinemi çıkarıyorum. Art arda denklanşöre basıyorum. Karşımızda 3 tane vahşi dağ keçisi. Büyükler kaçıyor; ama küçük keçi âdeta bize poz veriyor. Daha sonra o da zıplayarak kayıplara karışıyor. Yolda sırtlarında sepetleri odun taşıyan kadınlara selam verirken onları Karadeniz’in cefakar kadınlarına benzetiyorum.

Bongboche’de Shree Dewa Lodge’de konaklıyoruz.  Burada bizden başka Hollandalı bir çift var. Biraz onlarla sohbet ettikten sonra akşam menümüz olan sebzeli pilavla karnımı doyuruyorum. Sonra elimden düşürmediğim Zülfü Livaneli’nin Leyla’nın Evi adlı kitaba dalıyorum yine. Arkamda bir grup Nepalli kağıt oynuyorlar; tabii parasına ama kimse hırs yapmıyor. Hepsi gülüyor. Beni de davet ediyorlar. Oyun bizim 104’e (konken) benziyor. Bir el oynayıp yine kitabıma dalıyorum. Saat 9 gibi odama çekildim ve kitabımı bitirdim. Saat 10 gibi uyudum. Daha doğrusu yüksekliğin verdiği sersemlikle yarı uyur  yarı uyanık sabahı ettim. Ara sıra kalkıp yıldızları seyrettim.

09/01/2007   Bu sabah yarı uykulu halimden sabah 7 gibi tam uyanık halime geri döndüm. Kalkıp Hollandalıları Namçe Bazar’a uğurladıktan sonra kahvaltımızı ettik. Kahvaltıdan sonra  Dughla’ya doğru yola çıktık. 17.30. Şu anda Dughla’da sıcacık sobanın başında bu satırları yazıyorum. Biraz da kestane olsa hiç fena olmazdı hani.  Bugün ilk defa zorlandım. Bongboche’den sonra 4000 metrenin üzerinde yol alıyoruz. Benim gibi deniz seviyesinden geliyorsanız 4000 metre ve üzeri ciddi riskler içerebiliyor. Bunların başlıcaları ise beyin ve akciğer ödemleri. Bunlara dağ hastalığı diyoruz ve aklitimize olamamaktan kaynaklanıyor. Yükseldikçe havadaki oksijen miktarı azalıyor.  Şöyle ki:

      YÜKSEKLİK         OKSİJEN MİKTARI

      Deniz kıyısında            %100

      1000m                           %88

      2000m                           %73

      3000m                           %68

      4000m                           %60

      5000m                           %53

      6000m                           %47

      7000m                           %41

      8000m                           %36

     8850m                           %33

Onun için birçok insan oksijen tüpüyle yüksek dağlara çıkıyor. Oranlar yukarıda belirttiğim gibi. Yani şu an soluduğum havanın içerisinde %60 oksijen var. Bu da benim hücrelerime daha az oksijen gitmesine ve dolayısıyla daha çabuk yorulmama sebep oluyor. 4240 metrede görüp resimlediğim büyük boy bilardo masası ise tam bir şok oldu benim için. Çünkü Lukla’dan itibaren sadece patika yol var. Yerel halk bütün her şeyi sırtlarında taşıyorlar. Yani 1-2 saatlik değil, günlerce süren taşımalardan bahsediyorum. Bu büyük boy bilardo masası da tamamen sırtta taşınmış.

Şu an bulunduğum mekândaki bazı fiyatları vermek  istiyorum sizlere:

                 Çay büyük termos    : 600 RP        6 YTL      1 dolar =70 RP

                 Kaynamış 2 yumurta:150 RP         3 YTL                         1YTL   =50 RP

                   Her çeşit çorba          :150 RP        3YTL

                   Sebzeli pilav              :200 RP        4 YTL

                  Kola                           :200 RP        4 YTL

                 Viski yerel              :250 RP        5 YTL

                   Bira                            :250 RP        5YTL                    

Not: Bu yazıyı 2007 yılında yazdığımda 1 TL 50 rupiydi. Bu yazıyı ellisindensonra bloguna koymak için tekrar kura baktığımda şoke oldum.  1 TL 19 RP olmuş.  Yani biz %60 fakirleşmişiz.

Nepal’de yükseklik arttıkça fiyatlar da artıyor. Saat 14 gibi Dughla’ya geldik. Hava öylesine güzel ki, güneşin altında 15 dakika şekerleme bile yaptım. Yarım saatlik bir dinlenmeden sonra karşımızdaki 5150 metrelik küçük dağa (küçük dağ bizim Ağrı Dağı kadar) aklimilitize olmak için çıkış yaptım. Gerçi bu yorgunluğun üzerine çok zor oldu; ama değdi. 5150 metrede güneşin son ışıklarının vurduğu Ama Dablam ve birçok dağın çok güzel fotoğraflarını çektim. Bu arada güneş  aniden gidiverdi. Güneş gidince buradaki yüksekliği ve soğuğu gerçekten daha iyi anlıyorsunuz. Koşarcasına aşağıya indim. Allahtan hostele geri geldiğimde soba sıcacık yanıyordu. Yarın da burada  kalıp yüksekliğe alışmak için tırmanışlar yapacağım.

10/01/2007      Çağırma derler, ben çağırdım sanki. Ya da nazar değdi diyelim. Sabah uyandığımda Ama Dablam Dağı üzerindeki kara bulutlar tüm hevesimi kaçırdı. Uzun süredir güzel giden hava her an bozabilir. Bu nedenle 2 gece kalmak için geldiğim Dughladan henüz aklimitasyonumu tamamlamadan, sabah yürüyüşümüzün son durağı olacak Gorak Shep’e doğru yola çıkmaya karar verdik. Güneş güzel yüzünü bir gösteriyor, bir saklıyor. Her sabah olduğu gibi bu sabah da protein ihtiyacımı karşılamak için 2 tane haşlanmış yumurta ile kahvaltımı yaptım. Öğlenleri bir şey yemiyorum.  Bugün yürüyüşümüzün beşinci  günü.  Dört gün güzel bir yürüyüş oldu. Şayet bundan sonra  aklimilitizasyonda bir sorunum olmazsa  hedeflediğim sürede bu faaliyeti tamamlayacağım. Tüm bilgilendirmelerde bu yürüyüşün  minimum 9, maksimum 22 gün süreceği  belirtiliyor. Ben bu şekilde devam edersem 7-8 günde tamamlayabileceğim.  Bu hedef şimdilik ulaşılabilir görünüyor. Hedefime  bu kadar yaklaşmış olmak beni bir hayli heyecanlandırıyor.

Dughla’dan yola çıkıyoruz. İlk hedefimiz dünyanın en yüksek köyü olan Gorak Shep. Gorak Shep 5180 metrede kurulmuş bir köy.  Yüzleri yüksekte yaşamaktan kıpkırmızı kılcal damarlarla kaplı  6 haneden oluşuyor.  Bugün oldukça  yorucu bir gündü. Aynı gün içinde Doghla’dan Gorak Shep’e gelip 5550 metre yüksekliğindeki Kala Patthar zirvesine çıktım. Saat 18’de yeniden otele geri döndük. Bu günü size anlatayım:  Saat 9.30’da Daghla’da başladı bugünkü yürüyüşümüz. Yola çıkar çıkmaz hemen yokuş yukarı doğru tırmanmıyor musun, nefret ediyorum inanın. Tabii ne çare ki, söylene söylene yola koyuldum. Öğleye doğru bir dağ tavşanın fotoğrafını çektim. Bu kadar hızlı bir şekilde bu kadar yükseğe çıkmak pek iyi olmadığı için, bir taraftan etrafı seyrederken bir taraftan da vücudumu dinliyorum. Gorak Shep’e gelmeden büyük Khumbu  Buzulu’nu gördük. Manzara inanılmaz. Nuptse Dağı’nın (7861 m)  devasa gövdesinin altında çok uzun bir buzul.

Sonunda dünyanın en yüksek yerleşim birimi olan Gorak Shep’e geldik. Burada 6  hane ve  4 otel var. 10 kişi sürekli yaşıyormuş burada. Düşünsenize, Ağrı’nın zirvesinde bir köy ve şu an biz 5180 metrede bir köydeyiz.  Gorak Shep’te Snovland Inn Hotel’e çantamızı bırakır bırakmaz Lakpa’ya, “Hadi Kalapattar zirvesine.” dedim. Doğal olarak da Lakpa patladı: “Ben yıllardır rehberlik yapıyorum; ama ilk defa 5 günde Gorak Shep’e geldim ve yorgunum.” Fakat onu razı etmek zor olmadı. Saat 15’te dağa tırmanmaya başladık. Tırmandıkça Everest’in muhteşem görüntüsü belirmeye başladı. Çıkış oldukça zor oldu. Tüm günün yorgunluğu üzerine  400 metre daha yükseğe tırmanmak akıl kârı değil; ama ben kafaya koymuştum. Çünkü havanın her an bozabileceği endişesi vardı içimde. Böyle yaparak bir taşla iki kuş vurmuş oldum: Hem uyuyacağımız yerden daha yükseğe çıkarak aklimalitize olduk hem de yarın bir gece daha bu kadar yüksekte kalmamış olacağız. Yarın sabah erken kalkıp Everest’in ana kampına gideceğiz. Sonra geri dönüş başlayacak. Bakalım 5 günde geldiğim Lukla’dan kaç günde geri dönebileceğim? Bugün  yürüdüğümüz  yolda ilginç bir yere geldik. Önce bir geçitle karşılaşıyorsunuz. Burayı geçince bir düzlük çıkıyor önünüze. Burada sanal bir mezarlık yapılmış. Himalayalar’da hayatını kaybedenler için birer sembolik taş dikmişler. Dağcılıkta kitaplardan ve filmlerden tanıdığımız birçok isim var. Buradan geçerken bir kez daha anlıyorsunuz ki, dağcılık kuralları ve dikkatli yapılmadığı sürece  oldukça tehlikeli bir spor; hem de oldukça.  

En çok duş almayı özledim. Buralarda duş olayı oldukça pahalı. Gorak Shep’te 10 dolar ödemek gerekiyor. Aşağılara indikçe bu miktar önce 5, sonra 3 dolara düşüyor. Burada 2,5 litre sıcak suya 8 dolar ödemeniz gerekiyor. Dünyanın en yüksek kasabasında elektrik var tabii. Güneş panelinden elde ediyorlar elektriği.  Odalarda elektrik  yok; sadece lobi, restoran olan yerlerde var. Zor bir  tırmanışın ardından vardığımız Kalapatthar’da bizi inanılmaz bir soğuk karşıladı. Çok acele bayrakları çıkarıp resimleri çektik. Makineye ayaklığı takmak işin en zor kısmıydı. Tabii sonra neredeyse koşarak aşağıya indik. İnerken Everest bir iyilik daha yaptı bana ve nefis bir kızıla büründü. Akşam güneşini tam almıştı. Hemen arkamızdaki 7165 metrelik Pomoki Dağı da muhteşemdi. Haa bu arada unutmadan ekleyeyim, tam zirvede Sarı Gelin türküsünü söyledim.

11.01.2007     Bugün 7 gibi uyandım; ama yataktan 7.30 gibi çıkabildim. Rehberimle kararlaştırdığımız gibi kahvaltımızı bitirdikten sonra 8.30 gibi Everest ana kampa doğru yola çıktık. Üç gündür 5000 metrenin üzerinde yaşamanın verdiği bir yorgunluk var üzerimde. Yavaş hareket ediyor, çabuk yoruluyorum. Tabii doğru dürüst bir şeyler de yiyemiyorum hijyenden dolayı! Buna rağmen havanın bozabileceği endişesiyle  dört saatlik Gorak Shep – Everest ana kamp arasını  üç saatte tırmandık. Fotoğraf  çekip acilen geri döndük. Galiba ana kampla ilgili 2 şey aklımdan çıkmayacak. Bunlardan ilki oğlum Cem ‘in oyuncağına yaptığım tören: Plastik, 10 cm’lik bir kaykayın arkasına aile bireylerinin isimlerini yazdık; bu oyuncağı buraya gömdüm. Umarım bize mutluluk getirir.  İkincisi ise orada öylesine yatan helikopter. 2004 yılında bir kazazedeyi almak için oraya inmeye çalışırken kuyruğunun kopması nedeniyle düşmüş.Heybetli dağların arasında bir oyuncak gibi hâlâ duruyor.

Artık geri dönüş vaktiydi. Bir rüyadan uyanır gibi Saat 14.30’da Gorak  Shep’ten tekrar geriye doğru yürümeye başladık. Bugün, başladığımdan beri en uzun yürüyüşümü yaptık. Biraz alçak irtifalara inebilmek için 4250 metre civarındaki Periçe’ye kadar indik. Akşam hava kararıp saat 6.30’u gösterdiğinde biz konaklayacağımız yerin kapısına dayanmıştık. Bugün Everest ana kampta 5550 metredeydim. Şimdi ise 4250 metredeyim. Yani 1300 metre aşağıda. Bu akşam rahat bir uyku çekeceğimi umut ediyorum. Yarın ise uzun bir yürüyüş olacak. Bugün Lukla’dan  başladığımın 6. günü.

Fotoğraf  işlerini tamamlayıp Gorak Shep’teki otelimize geri döndük. Bu arada bu kadar koşturmanın ardından ben öyle bir hale geldim ki, nefes alırken bile yoruluyordum.  Neyse sabah tembellik edip eşyalarımı toplamamıştım. Çıkıp onları topladım, bayrakları alıp 5180 metredeki son köy olan Gorak Shep’te Gorak Shep otel tabelasının önünde bir kez daha fotoğraf  çektirdim. Ayarları ben yapıyorum, yerini belirliyorum, ayaklığı da hazır edince rehberime sadece  denklanşöre basmak kalıyor. Kadrajda herhangi bir aksilik istemiyordum. Dağcılık Federasyonu Fethiye İlçe Temsilciliği’nin  bayrağını, üzerini yazarak otelin lobisine  astım.

13/01/2007    Dün gece yükseklere oranla daha rahat uyuyabildim. Pheriche, dere  yatağına kurulmuş bir yer. Burada sırtta buraya kadar taşınmış bilardo bile var. Gece temiz ve güzel bir otelde uyuduk. Sabah kalktığımda hemen hemen hiç iştahım yoktu. Yolda bir şeyler yeriz, diye kahvaltı yapmadan yola çıktık. İlk hedefimiz Mimba’nın oteli olan Zam_Fute idi. Lakpa yol uzun diye sızlandıysa da yolda bakarız diyerek onu teselli ettim.

Yolda aklıma burasının motorla geçilebileceği geldi. Bunu dostum Serkan Özdemir’e iletmeye karar verdim. Sanırım bu, dünyada ilk kez olacak Katmandu_Gorak Shep. Sponsor bazında da zorlanılacağını sanmıyorum.

Uzun uzun yürüdük. Saat 1.30’da Namçe Bazar’a geldik. Burada elmalı kek ve kahve öyle harika oldu ki, anlatamam. Tabii şimdi güzel demlenmiş bir çay için 20 doları gözden çıkarabilirim. Geriye dönüşlerde daha rahat gözlemlerde bulunabiliyorsunuz. Giderken etrafı seyredip fotoğraf çekmekten dolayı birçok şeyi gözden kaçırabiliyorsunuz.

Buralarda  her şey o kadar basit şekilde oluşturulmuş ki, hiçbir şey anlaşılmaz değil. Hani bizde bir söz vardır, “Yaşam tarlada buğday, fırında ekmek gibidir. Tarlaya buğdayı kimin ekip biçtiğinin, buğdayın hangi değirmende öğütüldüğünün, nasıl satıldığının, hangi fırında piştiğinin aslında çok da önemi yoktur. Önemli olan buğday ekmektir.” Burada bunu tüm çıplaklığı ile gözlemleyebiliyorsunuz. Jiri’den itibaren araç yolu yok. Yolda tanıştığımız 14 yaşındaki Sita daha hayatında gerçek bir araç görmemiş; sadece gazete ve televizyonda görmüş. Yol olmadığı için teknoloji henüz ihtiyaç haline gelmemiş. Otelinde konakladığım  Mimba’ya, “Sana bir çamaşır makinesi alalım.” diyorum, “He, tamam bir o eksikti; al da kocam beni boşasın!” diyor. Yolda sürekli eşya taşıyan insanlarla karşılaşıyorsunuz. Her biri en az 25 – 30 kg taşıyorlar. Lakpa’ya neden taşıma işinde yak öküzlerini kullanmadıklarını soruyorum. Yaklarla taşıma daha ucuz ama insanlar taşıyor eşyaları. Cevap ilginç: “Şayet eşyalarımızı yaklara taşıtırsak insanlar ne yapacak? Yak sahibi 2, 3 kişi zengin olur diğer insanlar parasız kaldığı için adaletsizlik başlar. Oysa ki bizim buralarda hiç işsiz insan yok. Mutlaka bir yerden bir başka yere taşınacak yük vardır. Böylece insanlar huzurlu yaşar”. İşte yaşam böylesine basit ve böylesine yaşanabilir.  İnsanlar sizinle gözünüzün içine bakarak konuşuyorlar, asla gözlerini kaçırmıyorlar. Selam, günaydın, sağ ol gibi tüm kelimeler için iki elinizin avuç içlerini birbirine yapıştırmanız  ve namaste demeniz yetiyor.

Yol üzerinde bir sürü çocuk ellerini birleştirip sizi, namaste, diye selamlıyorlar. Asla bir şey istemiyorlar; ama verirseniz de şükranla ellerini birbirinden ayırmadan hediyeyi  başlarını öne eğerek kabul ediyorlar. En çok makbule geçen hediye kalem; hele bir de kalemler kuru boya olursa… Çikolata ikinci sırada geliyor. Sonra, sonra… Bir çocuk neler istemez ki? Gerisi artık size kalmış

Şayet burası ile ilgili bir kitap yazılsa adı, bana kalırsa, ‘inişler ve çıkışlar ülkesi’ olurdu. Yürüyüş boyunca o kadar çok inip çıkıyorsunuz ki, bazen bıkkınlık veriyor. Toplamda 2840 metrede Lukla’dan başlayan yürüyüş 5550 metredeki Kalapatthar’da bitiyor. 2710 metre yükseliyorsunuz. Fakat o kadar çok yokuş çıkıyorsunuz ki, toplam yükselme 6500 metreyi geçiyor. Örneğin, 4910 metredeki Lobuche’den 5140 metredeki Gorak Shep’e ulaşmak için bile 12 defa inip çıkıyorsunuz. Bunlar 40, 50 metrelik iniş çıkışlar ama yüksek irtifa öylesine yoruyor ki… O zaman bazen ister istemez isyan ediyorsunuz.

Saat 17.30’da geldiğimiz Zan Fute’deki Mimba’nın otelinde, Mimba’nın, çocuklarının yanına Katmandu’ya gittiğini öğreniyorum. Hava kararmak üzere. Bir süre devam edip etmemekte tereddüt ediyoruz. Sonra bir süre daha yürümeye devam kararı alıyoruz. Saat 6 gibi hava kararıyor. Gözlerimiz karanlığa alıştığı için yola devam edebiliyoruz. 2, 3 evden oluşan bir yerleşime geldiğimizde ise gözlerimiz ışıkları görüp alıştığı için yola devam etmek imkânsız hale geliyor. Lakpa bir yerde konaklamamız gerektiğini söylüyor. Ben  ona Lukla’ya ne kadar kaldığını soruyorum. Yaklaşık 2 saatlik yürüme mesafesinde olduğumuzu söylüyor. Ona nasıl olduğunu, oraya kadar yürüyüp yürüyemeyeceğini sordum. O da bana iyi olduğunu, yolun hep çıkış olduğunu söyleyip benim  dayanıp dayanamayacağımı soruyor. Denerim, deyip çantadan kafa fenerimi çıkarıp yola devam ediyoruz. Rehberim de evine bu kadar yakınken bu yürüyüşü denemek istiyor. Bir süre sonra yokuş öyle dayanılmaz hale geliyor ki, kendi kendime konuşmaya başlıyorum. Lakpa, ne oluyor bu adama, dercesine bakıyor bana. Saat 9 gibi Lukla’da oluyoruz. Ama ben bitmiş bir haldeyim. İlk defa odasında duş olan bir otelde kalıyorum. Hemen atıyorum kendimi sıcacık suyun altına. O yokuşu bile neredeyse unutuyorum. Sıcak duş; arınıyorum, dinleniyorum, uyuyorum; hem de deliksiz.

Sabah 7.30’da Lakpa uyandırıyor beni. İstemeye istemeye kalkıyorum. Uçağı kaçırmak var işin ucunda. Küçük bir kahvaltının ardından Katmandu’dan gelecek uçağı beklemek için hava limanına geldik. Burası 250 metre uzunluğunda bir pist ve küçük bir binadan oluşan bir yer. Hava limanını görünce, Katmandu’ya kadar yürüsem mi acaba, diye düşünmedim değil doğrusu.

Nedendir bilmem; ama burada çok karga var. Yer, gök karga desem yeri var. Koloniler halinde yaşıyorlar. Dolayısıyla, korkunç gak sesinden başka ses yok etrafta.

Nepal’de turizm demek her şey demek. Bu yüzden bizlere çok iyi davranıyorlar. Kendilerine ait bir kontrol mekanizmaları var. Her zaman iki fiyatları var. Birisi kendileri için, diğeri bizim için. Bizim için olan fiyatı iki kat düşünebilirsiniz.

11.30 gibi uçağımız  geliyor. Uçak, Allah’a  emanet, deriz ya; işte aynen öyle. Havalanıyoruz ve sarsıla sarsıla Katmandu’ya geliyoruz. Uçak, 18 kişilik , çift pervaneli Mr. No uçağı. Pilot da öyle bir tipti zaten. Katmandu Hava  Limanı  inişe müsait olmadığı için şehrin üzerinde fazladan 4 tur atıyoruz. İstemekle olmayacağını biliyorum; ama bir an önce inmek istiyorum. Sonunda kazasız belasız iniyoruz. Taksici ile pazarlıktan sonra (500 rupiden 200 rupiye) Otel Mendop’a dönüyorum. Otelde bazı eşyalarımı yıkayıp kendimi dışarıya atıyorum. MP3’e biraz Nepal melodileri yükletiyorum. Sonra güzel bir yemek yiyorum. Akşam da Lhasa Bar’a gidip biraz rock müzik dinledim. Konuk olarak katılan bir gitarist ve bir piyanist güzel bir mini konser sundular bize.

15/01/2007   Bugün yaş günüm. Bir yaş büyüdüm. İnsan 35 yaşına kadar seviniyor doğduğu günün yıl dönümüne. Ama 35’inden sonra garip bir  acı yerleşiyor yüreğine, bir mektubun köşesini yakar gibi. Oysa ki dünyaya geldiğimiz andan itibaren geri sayım başlıyor. Ama büyük şair Nazım Hikmet’le aynı günde doğmam bana bir nebze olsun teselli veriyor.

“yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,

yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,

hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,

ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,

yaşamak yanı ağır bastığından.”

İyi ki doğmuşum.

26-31 AĞUSTOS 2006 AĞRI DAĞI TIRMANIŞI – ETKİNLİK RAPORU

26/ 08/ 2006

07.00    bir arkadaşımın aracıyla Fethiye’den dalamana hareket

9:10 ‘da Dalaman’dan İstanbul’a hareket

10:15 İstanbul’a varış    

13:55  Cumartesi ağrıya direk uçuş olmadığından Erzurum’a uçtum.yaklaşık,1 saat 35 dakika sonra Erzurum hava limanına indim. Buradan THY’rına ait otobüsle otobüs garajına ulaştım.Erzurum’dan direk Doğubeyazıt’a sefer yapan Doğubeyazıt expressle 5saat süren bir yolculukla Doğubeyazıt’a ulaştım.Daha önceden arkadaşımın ayırtığı tahran otele gidip geceliği 10 liradan otele yerleştim.  

27/ 08/2006

09:00    Kalkış.öğlene kadar selbest gün.

13:00    ısfahan otelde toplanma ve kortej eşliğinde anıta çelenk bırakma.

14:30     Selbest zaman. Yarın başlayacak yürüyüş için son hazırlıkların tamamlanması .

28/ 08 /2006

06: 00   sabah kalkıp kahvaltımızı yaptım. Eskişehir grubundan gelen arkadaşla birlikte özel tutulan minibüsle saat

7:30 da Eli köyüne   doru yola çıktık. Tırmanışa katılan diğer kalımcılar kamyonlarla yola çıktı.Yolumuzun üzerindeki İlçe Jandarma Komutanlığına uğradığımızda ise tam bir şok yaşadık. Jandarma komutanı dağda teröristlerin olduğunu ,3200 den sonra güvenliğimizi sağlayamayacağını söyledi.Federasyon başkanı sayın Alaatin Karaca’nın dimdik duruşu ve soğukkanlılığı sayesinde engeller bir  bir aşıldı.

12.00  de güvenliğin sağlanabildiği 3200 kampına hareket ettik. Eli köyünün iki kilometre yukarısında yolun çıktığı son noktaya vardığımızda katırlar bizi bekliyordu. Saat

13:00 de yürüyüşe başladık.Mayın olabilir kuşkusu ile mümkün olduğunca patika dışından ,uzun bir yürüyüş sonrası 

17:30 gibi 3100 kampına vardık. Kampımızı ne olur ne olmaz diye 3200 kampının bir altına 3100 kampına kurduk. Yemek yedikten sonra Federasyon başkanı sayın Alaatin Karaca ve kamp müdürümüz sayın Ömer Faruk Gülşen başkanlığında yapılan toplantıda yola devam edip etmeme kararı tartışıldı. Yola devam kararı alan ekip ertesi günkü uzun ve yorucu yürüyüş için erkenden yatmaya çekildi. Tabii bende.

29/08 /2006

07:00   Kalktık ve kahvaltımızı yapıp çadırlarımızı topladık. Ben Eskişehir grubundan katılan arkadaşla birlikte 4200 kampına tek çadır taşımak için anlaştım. Onun çadırını kampta nöbetçi kalan Mehmet Çağlayan’a bırakıp geri kalan eşyamızı yine katıra verip yola çıktık. Bu günde yine mümkün olduğunca patika dışı yoldan giderek yaklaşık  4,5 -5 saatte 4200 kampına ulaştık. Bu kamp öncesi hiç su yoktu. 4200 kampında ilk defa Ağrının buz gibi suyu ile karşılaştık.Volkanik taşların arasına çadırımızı kurup , biraz dinlendikten sonra sürekli telefonda irtibat halinde olduğum kendi Hocam Federasyon eğitmenlerinden Naim Sur ‘un tavsiyesi üzerine yaklaşık 150- 200 metre daha yükselip geri indim. Ardından inanılmaz güneş batışını hep beraber izledik ve ertesi günkü yürüyüşü planlamak için

19:00 da toplandık ve yapılan toplantı sonucu  şu kararları aldık;

        *  1-30 ağustos sabahı saat 01:00 de yürüyüşe başlanacak

         * 2-yürüyüş mümkün olduğunca kopmadan gerçekleştirilecek

         * 3-saat 9 dan sonra kimse zirvede açılan ipe girmeyecek

          * 4-zirve sonrası gece geç saatte olsa Doğubeyazıt’a geri dönülecek (bu kararda 3200 kampında bizi bekleyen askerleri bir gün daha bekletmemek fikri etkin oldu.)

Bu kararların ardın  zirve çantalarımızı hazırlayıp dinlenmeye çekildik. Gece kesik kesik uyuyabildim. Yükseklik ve zirve heyecanı bunda etkili oldu.

30/08 /2006

00:00 kalkış

01:00    yola çıkış. 4200 kampı sonrası dik olan yamaçtan kafa fenerlerimizin ışığında yürümeye başladık.Özellikle 4500 metreden sonra  oksijen azlığı kendini fena halde hissettirdi. Yakaladığım yavaş ama sürekli tempom sayesinde çok zorlanmadan ardı ardına dört adat tepeyi geçtim. 4900 buzul başlangıcına vardığımda saat 6:30’u  gösteriyordu. Daha önce döşenen sabit hatta girmem kalabalık nedeniyle saat 7 yi buldu. Cehennem çukuru bölümünü sabit hattan geçip platoya vardım. Buradan son bi gayretle zirveye vardım.

07:30  Ve işte zirvedeydim. Ağrıya beni tepesine çıkardığı için teşekkür ettim. Bol bol resim çekildikten sonra geriye düşüm başladı. Bu arada dağda kaldığımız üç gün boyunca hava hep açıktı.

11:00   4200 kampına geldim. Daha önce konuşulduğu gibi saat birde buradan ayrılmamız gerekiyordu bir saat çadırda dinlendikten sonra anca gelebilen çadır arkadaşımla birlikte çadırı ve eşyalarımızı  toplayıp katıra teslim ettikten sonra inişe geçtik.

13:00 4200 kampından 3200 kampına hareket. bu yürüyüş yaklaşık 1,5 -2 saat sürdü..Dönüşte yine mümkün olduğunca patika dışından yürüyerek 3200 kampına ulaştık. Burada fazla oyalanmadan 4200 kampına giderken emanete bıraktığımız eşyaları alıp eli köyüne doğru hareket ettiğimizde ayaklarımın tarak kısmındaki inceden sızlama başlamıştı. Kendime yürüyüş ayakkabısı getirmediğim için çok kızdım. Ağır dağcılık botları yarım saat içinde tam bir yürüyüş işkencesine döndü.bu yüzden normalde 2 saat süren 3200- eli köyü arasını 4 saatte tamamlayabildim. Bu arada ayak tarak kemik uçlarım yara olmuştu. Buradan gitme hayalini kurduğum Süphan dağını başka bahara bırakmamın nedeni bu yaralar oldu.

19: 00 münübüsün yanına varış.

19:15 bizimle aynı münübüsü paylaşan son arkadaşın gelmesi ile Doğubeyazıt’a hareket.

20:15 otele varış  ve duş

22:00 İsfahan otelde belge töreni.

23: 00 Yatış

31/ 08 /2006

09:00 kalkış. Bu geç kalkış benim için kötü oldu. Doğubeyazıt’tan  Erzurum’a son otobüsü kaçırmıştım. Ağrıda yaşayan bir dostumdan yardım istedim. Saat 10:30 arabasıyla ağrıya gittim.

12:30 Ağrıya vardım. Oradan arkadaşımın taksisi ile 15:15 uçağına yetişmek için hareket ettim. Yarım saat kala hızlı bir yolculuk sonrasında havalimanına vardım. Buradan önce geldiğim gibi İstanbula oradan dalamana geldim. THY ait otobüsle Fethiyeye geldiğimde saatim 22:00 yi gösteriyordu.

Ben bir rüyamı gerçekleştirdim . Darısı başınıza……

BİR KAÇ SORUDA YAMAÇ PARAŞÜTÜ


Yamaç paraşütü sporu tehlikeli bir spor mudur, tehlikesi nedir?Her uğraşta olduğu gibi Yamaç Paraşütünün de belirli limitleri ve kuralları vardır. Şayet bu limitler ve kurallar bir sebep den dolayı göz ardı edilirse, tehlikeli bir spor olur. Şayet kuralları ve limitleri pilot atlamaz ise kesinlikle riskli bir spor değildir. Kendi seviyesini aşan koşullarda kalkış yapmayı tercih eden pilotun kendisi asıl risk unsurudur. Şüphesiz çok zor ve çok riskli bölgeler, çok riskli paraşütler ve çok zor uçuş havaları vardır. Ama bu zor bölgeden uçabilecek, çok riskli paraşütleri kullanabilecek ve çok zor uçuş havalarında uça bilecek pilot eğitimini ve seviyelerini tamamlamış yetkin pilottur. Bir pilot ilk eğitimi tamamlayınca her bölgeden, her havada, her malzeme ile uça bilmesi mümkün değildir.  Bir yamaca çıkarsınız ve uçmakla sizin aranızda hiçbir engel yoktur. Tek engel pilotun şu üç kritik soruyu sormasıdır *burası benim seviyeme uygun mu? *bu hava şartı benim seviyeme uygun mu? *bu paraşüt benim seviyeme uygun mu? Bu sorulardan birisini atladı mı işte risk o zaman başlar. Bir pilot soruları sorar ve doğru cevaplar ile kendisine uygun olduğunu anlar ise dünyanın en keyifli, en özgür ve en anlatılmaz sporunu GÜVENLE ve TEHLİKESİZ yapar bulur kendini. Her yıl Babadağ’ıdan yaklaşık otuz bin kişi atlayış yapmakta olup kaza sayısı yıl içerisinde maksimum  on dörttür. Bu da kaza oranı binde 0.5  gibi bir orana çeker. Her yıl bu oran eğitim seviyesinin yükselmesi ile birlikte dahada azalmaktadır.

Kaza ihtimali nedir?Bu sporda kaza şansızlık ile gelmez. Baştanbaşa kurallar konmuştur. Bu kuralları atlarsanız doğal olarak kaza ihtimali yükselir.

Uçarken ya hava dönerse?En sık karşılaştığımız soru budur. Ya uçarken hava birden bire dönerse.Kalkış öncesi kalkış ve iniş bölgelerinde yaptığımız bir takım ölçümler vardır. Bunlar rüzgâr yönü, şiddeti ve türbülansı ölçümleridir. Bu ölçümlerin sonucunda bir havanın ne derece uçmaya müsait olduğunu ve bu müsait havanın bizim limitlerimize ne kadar uygun olduğunu anlarız. Ölçümler sonucunda bir havanın uçarken dönüp dönmeyeceğini de anlarız. Eyer dönmeye mehil’liyse bu ölçünde ortaya çıkacak ve biz uçmayacağız. Ama ölçüm yapmadan kalkarsak hava gerçekten döne bilir. Gördüğünüz gibi bilinçli ve aklı başında bir pilot hiçbir şekilde kendini riske atmak istemez.

Eğitimlerde kaza ihtimali?Eğitimlerde kaza ihtimali minimum düzeydedir. Ama tabiî ki iki eğitmen ayrı ayrı ölçüm yapar, kişilerin tecrübelerine uygun görevler verir, kişilerin ruh hallerine uygun tavırlar ortaya koyarsa bir eğitim ortamında kaza ihtimali minimuma iner. Tüm dünya genelinde kaza ihtimali kişilere ulaşımda eğitmen olmadığı, eğitmen baskısı olmadığı zamanlarda ne yazık ki artmakta.

Genelde Türkiye’de ve Fethiye’de olan kazaların sebebi nedir?Üzülerek söylemek isteriz ki, genelde kazalar pilotaj hatası yüzünden gerçekleşmiştir.!!! Çeşitli sebeplerden dolayı ( kendi limitlerini önemsememe, hava koşullarını uçuş öncesi tahminini önemsememe, ticari kaybı, kendini ispatlama ve ego v.b.) !!! Atlanılan bir noktanın sonucu kazadır.

Yükseklik korkusu olanlar bu sporu yapabilir mi?Yükseklik korkusunda yaşanan boşluk ve tedirginlik duygusu ancak dik bir yerden aşağı doğru baktığımız zaman yaşanır. Yamaç Paraşütünde belirli bir eğimden kalkış gerçekleştirildiğinden, uçuşlarda ise etrafı harita gibi gördüğünüzden yükseklik hissi duyulmaz. Yani eğer yükseklik korkunuz var ise bu spora tedavi olmak için gelmeyin çünkü Yamaç Paraşütü ile böyle bir korku yaşamadığınızdan tedavide olamazsınız.

Sağlık şartlarımız nedir?Sağlık şartımız olarak ilk başta sizden sağlığınız ile ilgili form şeklinde olan bir beyan alıyoruz. Bu beyanı verdikten sonra eğitim faaliyetlerine katıla bilirsiniz. Sağlık şartı olarak da hafif tempo bir koşuyu 10 dk süre ile rahatlık ile yapa biliyorsanız, epilepsi hastalığınız yok ise ve ileri düzeyde astım hastası değilseniz, kalp rahatsızlığınız, çok ciddi bel ve omurga rahatsızlıklarınız yok ise Yamaç Paraşütü eğitimlerine rahatlıkla katıla bilirsiniz.

Ne kadar sürede eğitimlerimi tamamlıya bilirim?

Bu tamamen katılımcının yeterli pratiğine bağlıdır. Standart eğitim süre bilgileri eğitim sayfalarında yazılıdır. Bu sürelerden daha fazla pratiğe ihtiyacı olan katılımcılarımızın eğitim süresi ister istemez daha fazla sürer. Normalde pratik olarak 15 uçuş gerekiyorsa, daha fazla pratik gerektiği durumlarda bir katılımcının yapması gereken uçuş sayısı 60 a kadar çıka bilmektedir.

Eğitim esnasında tüm malzemeleri siz mi temin ediyorsunuz?Evet. Eğitim esnasında ihtiyacınız olan malzeme sadece ayak bileğinizi koruyacak bilekli bir ayakkabıdır. Onun dışında; paraşütünüz, uçuş koltuğunuz, kaskınız, telsiziniz, uçuş tulumunuz eğitim süresince tarafımızdan karşılanmaktadır.

Eğitimlerde almamız gereken malzeme var mı?Herhangi bir teknik malzemeye eğitimler sırasında ihtiyacınız yoktur.

Ne zaman kendi başıma uça biliyorum?Eğitimlerimizde sekiz adet kalkış, uçuş ve iniş aşaması kapsayan göreviniz vardır. Bu görevlerin teker teker tamamladıkça eğitmen kontrolünde olan uçuşlarınız yavaş yavaş yapa bildiğiniz ölçüde size verilir. En son uçuşlarınızda paraşütü kaldırıp tepede hızını kontrol eder, koşup çok pürüzsüz bir kalkış yapar, pürüzsüz dönüşler yapar, kusursuz bir şekilde güvenle iniş yapıla bilecek seviyeye gelirsiniz. İşte bu anda artık başınızda bir eğitmen kontrollü olamadan bir bölgeden belirli limitlerde uçuş gerçekleştire bilecek seviyeye ulaşırsınız.

UÇUŞTA NORMAL DIŞI DURUMLAR ve MANEVRALAR

Yamaç Paraşütü Sporu her havacılık faaliyetindeki gibi kendine özgü tehlijeler taşımaktadır. Ancak bir kere daha belirtmek gerekir ki bu sporda meydana gelen kazalar genelde pilotun kendine aşırı güveni ile ilgili olup bilincli olarak göze alınan ve riskli olduğu bilinen durumlardan kaynaklanmaktadır. Bazı durumların ne kadar kontrol dışında geliştiği düşünülse de tehlikeleri en az seviyede tutmak yine pilotun kontrolü altındadır. İyi bir pilotun kendini tanıması, yeteneklerinin sınırının farkında olması ve teorik bilgisinin yeterli olması bu nedenle önemlidir.

YAMAÇ PARAŞÜTÜNÜM  TANIMI

Yamaç paraşütü basit bir hava aracıdır. Ancak diğer hava araclarında olduğu gibi  özenli ve karmaşık tasarımların sonucunda oluşmuştur. İplerin uzunluğundaki küçük farklılıklar ya da kumaşın kesimindeki bir ölçü değişikliği, sonuçta çok iyi ya da çok kötü bir kanat ortaya çıkarabilir. Yamaçparaşütünün sabit bir yapısı yoktur ve pilotun uygun yüksekliklerden (tepelerden,dağlardan)koşarak ya da yerden vinçle çekilerek havalanması prensibine dayanır.

BÖLÜMLERİYamaçparaşütüleri genel olarak kubbe,askı ipleri,taşıyıcı kolanlar ve harnes (kuşam tertibatı) olmak üzere 4 bölümde incelenir.

Kubbe : Yere bir yorgan gibi serildiğinde ortalama olarak bir kubbenin boyu 11 metre ,eni ise 3 metre cıvarındadır. Polyester veya naylon ipek karışımı, hava gecirmeyen kaplama özel bir kumaştan yapılır ve canlı parlak renklerle boyanır.Alt ve üst yüzeylerin dik parcalarla birleştirilmeleriyle oluşturulmuştur. Bu birleştirmeyle ortaya birçok hava kanalları (seller) çıkar.Kubbenin arka  kenarları tamamen kapalı, ön kenarlarındaki uçları ise açıktır.Açık olan ön kenarlara şeklini koruması ve kalkışlarda içine kolay hava girişi sağlanabilmesi için sert plastik tabakalar dikilir. Bu parlak ve sert plastik parçalar iplerin tutturulduğu yerlerde de vardır.geniş ve büyük sel girişleri daha yavaş ve daha güvenli bir yamaçparaşütünü gösterir.Daha dar ve küçük sel girişleri ise daha cok yüksek performansı amaçlayan yamaçparaşütülerinde bulunur.her sel diğerinden,ön kenardan arka kenara kadar uzanan iç sel duvarıyla ayrılmıştır. Bu sel duvarları kubbenin şeklini belirler. Çok sayıda sel duvarı daha istikrarlı daha düzgün bir şekil ortaya koyar. Bu duvarlarda aynı zamanda bir çok düzenli delik vardır.Havanın bir selden diğerine gecişi ve kubbe içerisinde dolaşımı bu deliklerle sağlanır, dolayısıyla kubbenin iç basıncı da bu şekilde ayarlanır ve kubbe şişer. Kubbe Kubbe havayla tamamen şişirildiğinde kanat*(aerofoil) şeklini, yani alt yüzey daha düz yüzey ise kamburumsu sğri bir şekil alır.Maksimum kalınlık noktası, ön kenardan arkaya doğru giden çizginin %15 ile % 30 u tarafından oluşturulurken kanat arkaya doğru giderek incelir ve kanadın arka bölümü arka kenar ile sonlanır.

Normal bir yamaçparaşüt kubbesinde performansına bağlı olarak çok sayıda sel bulunur.Çoğunlukla orta bölümdeki seller, kenardaki sellere oranla daha uzundur. Bu durum kubbenin elips şeklini almasını sağlar. Bazı modern yamaçparaşütülerin kanat uçlarında dik bölümler vardır. Bunlara kulak da denir. Bu dik bölümler daha güvenli bir kanat oluşturmak için eklenmektedir.Bir yamaçparaşüt kubbesi rüzgarla şişebilen bir kanattır.Bu nedenle bir serbest atlayış paraşütü olarak düşünülmelidir.Yamaçparaşütler yerden koşarak kalkış için en uygun hava akımlarında süzülmek amacıyla kullanılmaktadır.

Askı ipleri : İpler çok dayanıklı malzemeden yapılmıştır. İnce yapıları sürtünmeyi azaltmanın yanında hafif bir malzeme olrak ta avantal sağlar. Kevler ve Dacron olmak üzere iki ana ip tipi vardır.Kevler,organik polyamid(karbon lifi) malzemedir ve çoğunlukla darcon(terylene) ya da benzeri bir malzemeyle çevrelenmiştir. Sürtünmeyi azaltmak ve bütün yapıyı daha basit hale getirmek için ipler hemen hemen ortada iki ya da daha fazla ip gruplarına,kubbeden aşağıya doğru önce çatal sonra ise tek ip şeklinde ayrılırlar. İpleri daha iyi tanımlamak için kubbedeki bağlantı yerlerine göre değişik adlar verilir.Ön kenarlara bağlanan iplere ‘A’ ipleri denir. Arkaya doğru gidildikce bunlar ‘B’, ‘C’, ‘D’ ipleri olarak adlandırılır. Modeller arasında farklılık olmakla birlikte başlangıç düzeyindeki bir yamaçparaşütünde ortalama olarak 35 in üzerinde ana 120 nin üzerinde çatallara ayrılmışip vardır.Orta düzey bir yamaçparaşütünde ise 25’in üzerinde ana 200’ün üzerinde çatallara ayrılmış ip bulunur. İplerin kubbeden kolanlara kadar olan uzunlukları 8 metre kadardır ve her bir ipin taşıma kuvveti 150 kgéın üzerindedir.Yamaçparaşütünü yönlendiren fren (kontrol) ipleri ise kubbenin en arka kenarlarına iki ayrı grup halinde bağlanmıştır.

Taşıyıcı kolonlar : Kubbe iplerini harnese bağlarlar.Taşıyıcı kolanlar,bir bakımna askı ipleri ile harnes arasında bir köprü vazifesi görür. Genellikle 25 mm genişliğindedir ve ağırlığı ya da yükü ipler yoluyla taşırlar. Harnese, kolay açılıp kapanan dikdörtgen kilitler (karabinalar) ile iplere ise küçük metal (rabıt) halkalarla bağlanırlar.Taşıyıcı kolanlar aynı zamanda pilotun kalkış sırasında hem uygun tutma yerleri sağlayarak kalkışı kolaylaştırı, hem de farklı harnes kullanımına imkan tanır. İplerde olduğu gibi bunlar da arkaya doğru gidildikce ‘A’,’B’,’C’.’D’ şeklinde sınıflandırılır. Arka kolanlar fren iplerini de tutar. Fren iplerinin ucunda iplerin kolay tutulmasını sağlayan halkalar(şık şıklar) arka kolanlar üzerine çıtçıt veya verkıro yardımıyla tutturulmuştur.Yamaçparaşütün hızını arttırmaya yarayan hız sistemi ise (küçük makara tertibatı) ‘A’ ve ‘B’ kolanları üzerindedir.

Harnes (kuşam tertibatı) : Genel olarak tahtadan ya da sert plastikten yapılan oturma yeri (oturak) sağlam dokunmuş kumaştan yapılan sırt bölgesi ve pilotu harnese bağlayan baçak ve gögüs kolanlarından oluşmuştur. Bazı harneslerde bacak ve gögüs kolanlarından ayrı olarak güvenliği arttıran ve pilotu kuşam tertibatı içerisinde sıkı tutran çapraz kolanlar da vardır. Pilotun vücut yapısına göre ayarlanabilen harneslerin çoğunda ayrıca hava yastığı,sırt koruyucu, yedek parşüt  ve ağırlık koyma bölümü,cepler,vs. kısımlarda bulunur.

   HEPİMİZ   U Ç  A   C    A     Ğ      I         Z”